Mor Menekşe




Download 0.64 Mb.
Pdf ko'rish
bet12/13
Sana27.10.2022
Hajmi0.64 Mb.
#28242
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13
Bog'liq
cukulatalar

Şofbenin Sırrı
Benim ailem sadece üç kişilikti, o yüzden büyük bir eve ihtiyacımız yoktu, ayrıca bu şehre yeni 
taşındığımız için başımızı hemen sokacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Ama en önemlisi; doğru 
düzgün bir ev alacak kadar paramız da yoktu. O yüzden bu eve razı olmak zorundaydık.
Evin bulunduğu mahalle tek kelimeyle berbattı. Hangi zihniyet dağın eteğine mahalle kurduysa, 
bir sokaktan öbürüne geçmek için onlarca basamak merdiven çıkmak ya da inmek gerekiyordu. 
Yakınlardaki tek alışveriş merkezi bir sokak yukarıdaki bakkaldı. Bulunduğumuz yerden otobüs 
bile geçmiyordu. Zaten otobüs o sokaklara sığmazdı. Otobüs bulmak için ya dağın tepesine kadar 
merdiven tırmanmak ya da deniz seviyesine inmek gerekiyordu. Kısacası ev eski sahipleri gibi, 
ihtiyaçları çocukları tarafından karşılanan yaşlı insanlara göreydi.
Yaşlı teyze ve yaşlı amca, çevrelerine göre varlıklı insanlardı. Dört katlı binanın girip çıkması en 
kolay olan zemin katını almışlardı. Pencereler çift camlıydı. Kaloriferi doğal olarak bulunmayan 
evde kat kaloriferi bulunuyordu, bu da evin rutubetli havasını ısıtmakta oldukça başarılıydı. 
Televizyon elli beş ekran olmasına rağmen en yeni modellerden biriydi. Arka taraftaki teras 
dedikleri balkon irisinde bütün Türk kanallarını net bir şekilde izlemeye yetecek güçte bir çanak 


anten yavrusu vardı. Koltuklar ve kanepenin tipi 1980’lerden kalmalıydı ama bir ay önce alınmış 
gibi yeniydi. Tuvaletin yanındaki küçük ikinci tuvalette bir şofben bile vardı. “Şofbeni 
kullanmayın” demişti yaşlı amca bizi evinde dolaştırırken. “Arızalıdır. Tamirciye çok para döktük 
ama çalıştırtamadık. Boşa paranız gitmesin.”
“O zaman niye atmadınız?” dediğimde de:
“Bize bir zararı yok, söktürmek için boşuna para harcamak istemedik” cevabını vermişti.
Ev şehir merkezinin dibinde olmasına rağmen şehirden tamamen izole olmuş bir kenar 
mahalledeydi. Sanki İzmir’de değil de doğudaki şehirlerden birinde bulunuyordu. Burada yaşayan 
insanlar büyük ihtimalle ayda bir alışverişe gidiyor, yiyecek olarak dayanıklı besinler alıyorlardı. 
Zaten burada yaşamak durumunda kalmış insanların büyük ihtimalle dayanıksız yiyecek alacak 
kadar parası yoktu. O yüzden, sadece evin içindeki eşyaların parası bile neredeyse evi satın almak 
için ödediğimiz ücret kadar olmasına rağmen ev kolay kolay satılamamıştı.
Evin sahibi amca ve teyze, tek çocukları büyüyüp kendisine ayrı ev aldıktan sonra burada on sene 
yalnız başlarına huzurlu bir şekilde yaşamışlardı. Kendilerine bakan çocuklarının tayini çıkınca 
onlar da çocuklarıyla birlikte gitmek zorunda kalmışlardı. Onun için senelerce emek verdikleri 
evlerini satışa çıkarmışlardı.
Ev kendinden eşyalı olduğu için eve kolayca taşındık. Tapu işlemleri bittiği gün orada yattık. O 
gece ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Gelmiş olduğumuz şehirdeki evimiz kiraydı. Doğru 
düzgün paramız olmadığı halde burada ev sahibi olmuştuk. İşin ironik yanı bizim de tayin 
dolayısıyla buraya gelmiş olmamızdı.
Evin en korkunç yeri kesinlikle tuvaletti. Benim gibi hayal gücü gelişmiş biri için gece herkes 
uyurken kapkaranlık bir pencereye karşı işemek bir işkenceydi. Her an pencereden içeriye bakan 
bir surat belirecek diye ödüm kopuyordu. Tuvalet alafrangaydı ama ihtiyacımı oturarak gidermek 
istesem bu sefer de pencereyi gözümle kontrol edemediğim için daha da huzursuz olacaktım. 
Pencerenin diğer tarafında teras vardı. Yani pencereden bakacak olan şahsın illa ki bir hayalet, 
hortlak olmasına gerek yoktu. Cani ruhlu normal bir insan da aynı görevi başarıyla yerine 
getirebilirdi. Kaldı ki insanın kendini en güvensiz hissettiği ve en korkak olduğu zaman; yarı uyur 
yarı uyanık olduğu zamandır. Gece böyle bir halde kalkıp tuvalete gittiğinizde orada yavru kedi 
görseniz yine korkarsınız. Tabi tuvalet meselesi diğerlerinin yanında aslında mesele bile 
sayılmazdı.
Medeniyetin pek fazla uğramadığı bu mahalleye polis de uğramıyordu. Hemen her gece bir 
kavgaya, gaspa, araba soygununa rastlıyorduk. Üstelik bütün bu olayları zemin katın 
penceresinden, suçlunun bakış açısından görme fırsatımız oluyordu. Yaşlı amcanın taktırdığı çelik 
kapılar bizi ne kadar koruyabilirdi kimse bilemezdi. Son zamanlarda dışarıdan bir ses 
duyduğumuzda artık merak edip perdeyi aralamıyorduk bile. Onun yerine memleketin en büyük 
derdi olan birilerinin birilerini gözetlediği yarışmaların olduğu kanalları çevirip sesini mümkün 
olduğu kadar açıyorduk. Kimse bu yarışmaların faydasını inkar edemez.
Bütün bu rahatsızlık veren olayların en büyüğü ise şüphesiz, hikayemin adından da anlaşılacağı 
üzere şofbenle ilgili olandı. 
Yeni okulumun dersleri eski okulumunkinden çok daha zor olduğu için sınav dönemi 
yaklaştığında çalışmalarımı yetiştirememeye başlamıştım. O yüzden hayatımda ilk defa gece geç 
saatlere, hatta ertesi sabaha kadar ders çalışmak gibi kötü bir huy edinmiştim. Henüz küçük bir 
çocuk olduğum için uykunun uyduruk bir derse değişilmeyeceğini bilmiyordum.
O zamanlar garip olabileceğini düşündüğüm, şu anda ise garip olduğundan emin olduğum olay bu 
gecelerin ilkinde gerçekleşti. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama saat dördü on geçiyordu. 
Nereden mi biliyorum? Onu da ileride anlatırım. Ertesi gün biyoloji sınavım vardı ama ben henüz 
kuşların iskelet yapısını bile bitirememiştim. Bazı dersleri geçmek için ne yazık ki çalışkan ya da 
zeki olmak yetmiyor. Öğretmenler, öğrencileri sadece kendi derslerini alıyormuş gibi en ağır 
sınavları genelde aynı haftaya, hatta bazen aynı güne yığarlar, biz de tombala oynar gibi belli 
konulara çalışıp sınavın oradan gelmesi için dua ederdik. Derse ara verip duaya başladığım 
molalardan birinde bir an için kafamı kaldırıp bir ses duymuş olabileceğimi düşündüm. Sesi 


gerçekten duymuştum ama ben bunun farkında değildim. Ses o kadar cılızdı ki ikinci, hatta 
üçüncü kez duyana kadar bu sesin sadece sulanmış beynimin bana oynamış olduğu bir oyun 
olduğunu düşündüm. Ses, iki metalin birbirine vururken çıkardığı sese benziyordu. Gözümün 
önüne bir tencereye davul tokmağı gibi vuran bir çekiç geldi. Davulun ritmi yavaştı; bir Türk sanat 
musikisi parçasına eşlik edebilecek yavaşlıkta. Etrafın daha gürültülü olduğu saatlerde duymuş 
olsam umuruma bile takmamış olacağım ses bir süre sonra kendi kendine yok oldu. Ben de 
önemsiz bir şey olduğunu düşünüp çalışmama devam ettim.
Söylememe gerek var mı bilmiyorum, sınavım berbat geçti. Yalnızca sınavda uyuduğum için değil, 
soruların çalışmadığım yerlerden gelmesinden de dolayı neredeyse boş kağıt verdim. Uykulu ve aç 
olmamın etkisiyle ağlamaklı bir halde eve gittim. Gece hayatına alışmanın ne kadar kolay 
olduğunu, eski halime dönmenin ne kadar zor olduğunu yeni öğrenecektim. Eve gider gitmez 
yemek yiyip yatmış, saat gece on ikide uykumu almış bir halde cin gibi ayağa kalkmıştım. Bir 
sonraki sınavda aynı şeylerin başıma geleceğini bildiğim halde madem uyuyamıyorum bari ders 
çalışayım düşüncesiyle çalışma masama oturdum. Bir yandan integral işareti altında türev almaya 
çalışırken bir yandan da önceki gece duymuş olduğum sesi düşünüyordum. Otura kalka, su içe içe, 
tuvalete (mümkün olduğu kadar az) gide gide dört saat ders çalıştım. Matematiğe tam anlamıyla 
kendimi vermeyi başardığım sırada tencereye vuran çekiç sesini tekrar duymaya başladım. 
Yaptığım ilk iş saate bakmak olmuştu, saat dördü on geçiyordu. Sesin bir süre sonra gideceğini 
biliyordum, vakit kaybetmeden sesin kaynağını aramak için koridora çıktım. Tuvaletin kapısını 
açıp kafamı içeri soktum. Beklediğimin aksine içerisi gayet sessiz ve sakindi. Kulaklarımı koridora 
geri getirdiğimde ise ses çoktan gitmişti.
Sesin şofbenden geliyor olduğunu ertesi gece fark ettim. Yakınlarda sınav olmadığı halde, gece 
tarifesine alışkın olduğum için saat on ikide yine ayaktaydım. Bu sefer çalışmam gereken bir 
sınavım da yoktu. Matematik sınavımın nasıl geçtiğini bilmiyordum çünkü sınavda neler 
yazdığımı, uyuyup uyumadığımı, hatta hocanın neler sormuş olduğunu bile hatırlayamıyordum. 
Eve geldiğimde ise kendimi uykudan kurtaramıyordum. Bu saatte ise yine cin gibi ayaktaydım, bu 
çok sinir bozucu bir durumdu. Ne olurdu sınavlar gece yarısı yapılsaydı?
Yapılacak başka işim olmadığından o gün işlediğimiz dersleri tekrar etmek için çalışma masama 
oturdum. Dersleri günü gününe tekrar etmek bütün öğretmenlerin ilk emri olduğu halde hiçbir 
öğrencinin yapamadığı bir işti. Bir gün içinde görülen beşer farklı dersi tekrar edebilmek için gece 
hiç uyumamak gerekiyordu.
Saat dörde yaklaştığında ben gecenin son dersi olan Tarih’in o gün yazmış olduğum notlarını 
okuyordum. Öğretmenlerin dersi tekrar etmeyi nasıl tanımladıklarını bilmiyordum ama yazdığım 
notları okumanın bir işe yaramadığını artık biliyordum. Bir sayfam kalmış olduğu halde saat dördü 
beş gece koridora çıktım.
Küçüklüğümden beri kafamı ayrıntılara fazlasıyla takan biri olmuştum. O sesin nereden geldiğini 
bulmasam çatlayacaktım. Eğer bu gece de aynı zamanda başlarsa... derken başladı. Koridorda 
olduğum için ses fazlasıyla belirgindi, tuvaletten değil, tuvaletin yanındaki ikinci tuvaletten 
geliyordu.
Bu saatlerde herkesin uyuyor olması, üstüne üstlük benim her şeyden korkan uyur uyanık 
durumda olmam bir bebek ağlamasını bile korkunç bir kabusa dönüştürebilirdi. Ama bu olay 
gerçekten de korkunçtu. Bunu şu anki aklımla da rahatça söyleyebilirim. Ses şofbenden geliyordu. 
Sanki görünmez bir el, metal bir cisimle şofbenin yüzeyini ritmik olarak dövüyordu. Tabi bu 
durumda metal cismin de görünmez olması lazımdı çünkü şofbenin görüntüsünde hiçbir gariplik 
yoktu. Kafamı yavaş yavaş yaklaştırıp en sonunda kulağımı üzerine dayadım. Eski zamanların 
savaş gemilerindeki davulların ritmiyle “bam... bam... bam...” devam edip şiddetli bir “BAM!” ile 
ses son buldu. En son “BAM”, ben ritmi duyma eşiğimin altına çekip sesin kaynağının ne 
olabileceği konusunda kafa yorarken kulağıma ulaşınca korkudan sıçrayıp koridora kadar geri 
çekilmiştim. Ses kesilmişti ama kalbim kendi varlığını hissettirecek şiddette atmaya devam 
ediyordu...


Ertesi gün, olanları annemle babama anlattım. Benimle dalga geçtiler! O yaştayken büyüklerimin, 
şimdi ise yaşıtlarımın en nefret ettiğim özelliği, açıklanamayacak bir şey duyduklarında sadece 
inanmamakla kalmayıp, kendilerini komedyen sanarak benimle alay etmeleridir. Yaşadığım bunca 
sene boyunca bu gerçeğin hiç değişmediğini fark ettim; insanlar belirli bir yaşa geldikten sonra 
hayal güçlerin sıfırlayıp gözlerine at gözlüğü takıyorlar, buna da ‘olgunlaşmak’ diyorlar. Gözle 
görüp elle tutmadıkları hiçbir şeye inanmıyorlar ama açıklanamayanların en açıklanamayanı olan 
‘Tanrı’ya kayıtsız şartsız inandıklarını iddia ediyorlar, hatta inanmayanları toplumun dışına itmeye 
çalışıyorlar. Belki de bu yüzden inanma durumunda kalıyorlardır, herkes inandığı için, toplum 
tarafından dışlanmamak için. Ramazan’da içki içmiyorlar, Kurban’da koç kesiyorlar, ama sanki 
öteki dünya yokmuş gibi birbirlerinin üzerine basıp yalanla, hileyle bu dünyada mümkün olduğu 
kadar yükselmeye çalışıyorlar. Tabi bunlar aslında beni hiç şaşırtmıyor. Ne de olsa Tanrı’ya 
gerçekten inanmak; aşka inanmak ya da açıklanamayana inanmak gibidir. Ya çok aptal olup körü 
körüne inanmanız lazım, ya da çok akıllı olup her şeyin ötesini görebilmeniz. Arasındakiler sadece 
inanıyor rolü oynar.
Kusura bakmayın konudan saptım ama öfkemi kusmak zorunda hissettim kendimi. Sırf annemle 
babamın vurdumduymazlığı yüzünden şofbenin sırrı belki de hiç ortaya çıkamayacaktı. Artık 
geceleri düzenli bir şekilde saat on ikide kalkıyor, dördü on geçeye kadar masamda bir önceki 
günün derslerine çalışıyor (tabi artık derslerde not tutamadığım için ders kitaplarını okumakla 
yetiniyor), şofbenden dakikası dakikasına saat dördü on geçe başlayan “bam... bam... bam...” ve 
“BAM!”ları dinledikten sonra yatağa girip uyumaya çalışıyordum. Tabi bu işimde de başarısız 
oluyordum çünkü evimizde kendi zekası varmış gibi her gece aynı saatte davul çalabilen bozuk bir 
şofbenin bulunduğu düşüncesi, dişimin kovuğunda kalmış bir et parçası gibi bana sürekli 
rahatsızlık veriyordu. Sabah yediye kadar gözlerim kapalı yattıktan sonra okula gidip uyuyordum. 
Bu uyku düzeni (ya da düzensizliği) sınav dönemine denk geldiği için yeni okulumda alacağım ilk 
notlar sınıfın hemen hemen en düşük notları olacaktı.
Aradan kaç gece geçti tam olarak hatırlayamıyorum ama bir gece bir çılgınlık yapmaya karar 
verdim. Nasılsa artık yok saymak istesem bile her gece seslerin başladığı zaman uyanık 
oluyordum. Şofbenin garip huyunu ilk fark ettiğim geceden beri hiçbir “bam”ı kaçırmamıştım. 
Kafamı yastığın altına ne kadar gömersem gömeyim kırk dokuz küçük, bir büyük “bam”ı 
saymaktan kendimi alamamıştım. Çıldırma noktasına gelmiştim.
O gece saat dördü beş geçe, ilk zamanlarda yapmış olduğum gibi koridora çıktım. Aynı ses, aynı 
zamanda tekrar duyulmaya başlayınca şofbenin yanına gittim, bu arada “bam”ları sayıyordum. 
Kırk dokuzuncudan hemen sonra bir kapıyı çalar gibi şofbeni iki kere tıklattım. Büyük bam 
duyulmadı. Sessizlik içerisinde tam kısır döngüyü bozduğumu düşünüyordum ki çok daha garip 
bir şey oldu. Büyük “BAM” yerine iki küçük “bam”, aynı benim yapmış olduğum gibi. Tekrar 
yaklaşıp bu sefer üç kere tıklattım. Yine kısa süreli bir sessizlik, ve ardından üç küçük “bam”. İki 
“tık”, sonra bir saniye boşluk, ardından bir “tık”. Şofben beni yine taklit etti: “bam, bam, boşluk, 
bam”.
Derhal annemi ya da babamı uyandırmalıydım, bununla dalga geçecek kadar da ahmak 
olamazlardı. Kafamda oluşmuş olan hikaye birilerinin benimle haberleşmeye çalıştığıydı, bodrum 
katına hapsolmuş bir çocuk gibi. Babam daha çok alay etmiş olduğu için önce ona saldırdım. 
“Baba!” diye bağırırken bir yandan da elektrik verir gibi sarsınca kelimenin tam anlamıyla 
sıçrayarak uyandı, hatta onun sıçramasıyla annem bile uyanmıştı. Babam daha ne olduğunu 
anlayamadan kolundan asılıp onu şofbenin yanına getirmiştim bile. “Bak” dedim, şofbenin üzerini 
iki kez tıklattım. Hiçbir cevap gelmedi...
Babama karşı iyice rezil olmuştum ama babam da annem de artık dalga geçmiyorlardı. Benim gece 
çalışmalarımdan ve uykusuzluktan dolayı delirdiğime karar vermişlerdi. Fiziksel hastalığımız 
olmadan doktora gidecek lüksümüz olmadığı için babam çareyi bana ‘gece yataktan kalkma’ yasağı 
koymakta bulmuştu, sanki fark edecekmiş gibi. İyileşmem için tek yolun; şofbenin bir uzman 
(hayalet avcısı değil, tesisatçı) tarafından kontrol edilmesi olduğunu babama anlatmaya çalıştım, 


hatta bunu yapması için ona yalvardım ama bozuk bir eşyayı kontrol ettirmek için boşa para 
harcamayacağını söyledi.
Gece kalktığımı fark edemeyeceğini kendisi de biliyor olmalı ki saat on ikide uyandığımda odanın 
kapısının üzerime kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Şofbenle iletişim kurmaya çalışıp kafayı 
sıyırmaya çok da meraklı değildim zaten. Uyuyamayacağımı bildiğim halde tekrar yatağa yattım. 
Birkaç saat sonra uykuya daldığımın farkına bile varamadan şofbeni gördüm rüyamda. Gerçek 
dünyadan rüya alemine sanki geçiş yapmamıştım. Kapı kırılarak açıldığında gözlerimi açıp kafamı 
odanın girişine çevirince bizim kısa bir adam boyundaki beyaz, silindirik şofbenimizi görmüştüm. 
Gülünç bir şekilde tahliye borularını bacak gibi kullanarak üzerime yürüyordu. Normalde böyle 
saçma bir şeyden korkmamalıydım. Ama rüyadaydım; yarı uykulu değil tam uykulu durumdaydım. 
Bu durumda çok daha gülünç şeylere (inek kafalı bir adam gibi) korkmuş olduğumu hatırlıyorum. 
Yatağımda kıpırdayamıyordum. Şofben, termostatını turboda çalışan bir saat gibi kendi etrafında 
hızla döndürerek üzerime geliyordu. Bana ne yapacağını biliyordum, vücuduma yapışıp beni tavuk 
gibi kızartacaktı. Dibime kadar gelip üzerime eğildi. Annemin sesiyle “Kalk artık” dedi. “Okula 
geç kalacaksın.”
Bu işkence ilk veli toplantısına kadar aynı şekilde devam etti. Sınıfın en uslu ve en çalışkan 
gözüken öğrencisinin en düşük notları alması beni toplantının en çok konuşulan çocuğu yapmıştı. 
Babam benim sözümü dinlememişti ama sadece daha iyi notlar alabilmem için öğretmenimin 
sözünü dinledi.
Birkaç gün sonra bir tesisatçı evimizi ziyaret etti. Babam bu sağlam gözüken ama ‘çalışmaz’ 
denilen aletin çalışmama sebebini öğrenmek istiyordu, bense tahliye borularının nerelere bağlantılı 
olduğunu. Tesisatçının işi bittiğinde ikimiz de cevabımızı almıştık. Şofben şehir suyuna bağlı 
olduğu için su borusunun herhangi bir yerine metal bir cisimle vuran birisi benim hayatımı kabusa 
dönüştüren bu sesi çıkarabilirdi, teorik olarak. Şofbenin bozuk yanı ise... yoktu. Şofben 
sapasağlamdı.
“Sadece şalter biraz eskimiş, ama iş görür abi” dedi tesisatçı aldığı parayı sayarken. Şalterin eski 
olduğunu biz de görebiliyorduk ama çalışır durumda olması oldukça ilginçti, tamirci ağabey bize 
bir deneme sürüşü bile yaptırmıştı, sıcak taraftan gerçekten de sıcak su geliyordu. Tabi depodan 
gelen sudaki iğrenç çürümüş yosun kokusunun gitmesi için sıcak tarafı yaklaşık yarım saat açık 
tutmamız gerekti. Koku aslında hiçbir zaman tam olarak temizlenmedi ama en azından ucuz sıcak 
su için dayanılabilirdi. Artık çaydanlıkta ısıttığımız suyla banyo yapmamıza gerek kalmayacaktı. 
Elektrik tüp gazdan daha ucuz olduğu için babam tesisatçıya harcadığı parayı karlı bir yatırım 
olarak değerlendirmişti.
Böylelikle tamircinin gelmesinin bana iyiliği yerine kötülüğü dokunmuş oldu. Artık sadece davul 
çalan bir şofbenin ritmini dinlemek zorunda kalmayacak, aynı zamanda onun ısıttığı suda banyo 
yapacaktım. Bu, sizinle konuşan bir bifteği yemeye çalışmak gibi bir histi.
Aradan hesapladığım kadarıyla tam beş buçuk ay geçmişti. İnsan zamanla her şeye alışır derler, 
ben de benimle konuşan bifteği yemeye alışmıştım. Bu kadar ay tek bir gece tek bir dakika bile 
şaşırmayan Ramazan davulcusu artık beni heyecanlandırmıyordu, çoğu zaman rahatsız bile 
edemiyordu. İnanın, beş buçuk ay boyunca her gece odanıza hortlak girse, ona bile alışırsınız. Her 
şeyin düzene oturduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bir akşam ıslık çalarak neşe içinde haftalık banyomu yaparken su önce birden kesildi, kısa bir süre 
sonra musluğun, duş musluğunun hortumuna bağlandığı yer delindi ve delikten su fışkırmaya 
başladı. Durulanma işini normal musluğun yardımıyla hallettikten sonra suyu kapatıp duş 
musluğunun hortumunu musluktan söktüm. Bu evdeki çoğu eşya biz geldiğimizde burada 
bulunuyor olduğu için neyin ne zaman bozulacağı belli olmuyordu. Hortumun zamanla yıpranmış 
olduğunu düşündüm.
Babam elini akrepli cebine atıp duş musluğuna yeni bir hortum taktırınca sorunun hortumdan 
kaynaklanmadığını fark ettik; suyu açar açmaz hortum aynı yerden delinmiş, su aynı şekilde 
delikten dışarı fışkırmaya başlamıştı. Duş musluğunun kendisine bakmak işte o zaman aklıma 
geldi. Aslında akan suyu bir süzgeç gibi parçalara ayırıp üzerimize yağmur yağdıran bu alet olmasa 


da hortumla yıkanan filler kadar mutlu olabilirdim, ama ailemin geri kalan üyelerini de 
düşünmeliydim. Duş musluğunu hortumundan söküp deliğinden içeri baktım, deliğin bilye 
benzeri küçük bir topla tıkandığını rahatlıkla görebiliyordum, hatta topun beyaz rengi bile ışıkta 
seçilebiliyordu.
Deliğe tığ sokmak, duş musluğunun diğer tarafını bütünüyle ağzıma sokup üflemeye çalışmak kar 
etmeyince topu önce tükenmez kalemimin arkasıyla iyice içeri ittirdim, daha sonra suyun 
süzülerek gelmesi gereken taraftaki vidayı söküp aletin içini açtım. Top kendi kendine yere düştü. 
Bir bilyeden daha çok bir pinpon topuna benziyordu. Elime alıp her yanını inceledim. Küçük 
çocukların oynadığı yumuşak toplardan biri olmalıydı. Hemen bu topun üzerine de kafamda bir 
hikaye uydurdum. Şofbenden gelen mesajı (ki bu ritmik sesin Mors kodu olması imkansızdı) 
yollayan kişinin aynı yöntemle tahliye borusuna top sokarak bana varlığını fark ettirmeye çalıştığını 
düşündüm. Tabi bu çok uzak bir ihtimaldi ama teorik olarak mümkündü. En mantıklı açıklama bu 
olmalıydı.
Babama topu gösterdiğimde: “Şofben yollamıştır” diyip benimle yine alay etti. Ne de olsa onun 
benimkinden çok daha mantıklı bir açıklaması vardı; benim yalan söylüyor olmam. En azından 
artık ders çalışırken oynayabileceğim bir oyuncağım olmuştu.
Birkaç gün içinde toptan tam verim almayı öğrenmiştim. Dış yüzeyi pinpon topu gibi olmasına 
rağmen kendisi sünger top gibi yumuşaktı. Kendisinden daha küçük çaplı borulardan geçebilmesi 
de bu şekilde açıklanabilirdi. Sağ elimle matematik problemlerini çözmeye çalışırken sol elimle 
topumu mıncıklıyordum. Bir makine gibi çalışan “beyin pistonlarımı” parmaklarıma 
yansıtıyordum. Topun zıplama yeteneği fazla yoktu ama masamın üzerinde yuvarlayınca 
kitaplarıma çarpıp geri geliyordu. Bu oyun da yeterince eğlenceliydi.
Ve o geceye gelelim.
Aradan hesapladığım kadarıyla tamı tamına... çok gün geçmişti. Mart ayının başları olduğunu 
hatırlıyorum çünkü yeni bir sınav dönemi gelip çatmıştı. Okuldan yeni gelmiştim. Daha üzerimi 
değiştiremeden annem duş musluğunu elime tutuşturdu. Sinirli bir hali vardı. Anlattığına göre 
saçlarını durulamaya fırsat bulamadan su önce azalmış, sonra kesilmiş, hemen arkasından da 
hortum her zamanki yerinden patlamıştı. Belki bir top daha gelmiştir diye delikten içeri baktım 
ama bu defa görünürde hiçbir şey yoktu. Belki de bu sefer sorun gerçekten de hortumdaydı. 
Uyanır uyanmaz göz atacağımı söyleyip duş musluğuyla birlikte odama gittim. Okul kıyafetlerimi 
çıkardım, ev kıyafetlerimi giyemeden yatağa yığıldım...
Uzun süreden sonra ilk defa gece yarısına kadar uyumuştum. Belki bu da şofbenin planının bir 
parçasıydı. Saat on iki ile bir arası uyandığımda tekrar yatamayacak kadar uykumu almıştım, eski 
günlerde olmuş olduğu gibi. Bu saatte yapabileceğim tek bir şey vardı...
Saat dört olduğunda dersler arasında tam bir tur atıp biyolojiye geri dönmüştüm. Uykum hala 
yoktu ama beynim sulanmıştı, artık bir yatak molası vermenin zamanı gelmiş olmalıydı. Yatak 
molası, uyuyakalmamam için çalışma ışığımı kapatmadan ve battaniyenin altına girmeden yatağın 
üzerinde gözlerimi dinlendirmek demekti. Sayfam kaybolmasın diye topumu kitabın arasına 
koydum. Yatmaya giderken yatağın hemen yanında yerde duran duş musluğunu görünce anneme 
vermiş olduğum söz aklıma geldi.
Delikte bir şey görünmüyordu ama içeri üflediğimde süzgeçli taraftan dışarı hava gelmiyordu. 
Başka bir deyişle, içeri üfleyemiyordum. Biraz uykumu açması ümidiyle oflaya puflaya yataktan 
kalkıp içinde en fazla üç-beş alet bulunan mutfaktaki alet dolabından tornavidamı alıp odama 
döndüm, yatağın yanına, yere oturdum. Duş musluğundan bu sefer ne tür bir oyuncak çıkacağını 
gerçekten merak ediyordum. Vidayı dikkatlice söktüm. Vida düştü ama kapak açılmamakta ısrar 
ediyordu. Tornavidayı bu sefer kapağın kenarına sokup bir levye gibi açmaya çalıştım. Kapak, tam 
kırılacağını düşündüğüm anda yerinden fırladı, ama yere düşmedi, havada asılı kaldı.
Olan biteni daha iyi anlayabilmek için çalışma ışığımı kendime doğru çevirdim. Kapak, eski tip 
duvar saatlerinin sarkacı gibi havada sallanıp duruyordu. Duş musluğuna, yosuna benzeyen liflerle 
bağlıydı. İplik kadar ince, uzun, kahverengi lifler... Duş musluğunu tıkayan şeyin bu yosun olduğu 
belliydi. Ama bu yosun nereden gelmiş olabilirdi ki? Su, aktığı halde nasıl yosun tutmuş olabilirdi?


Duş musluğunu yosundan temizleyip kapağını yerine monte ettim. Elimde kalan garip yosunları 
çöp kutusuna göndermeden önce incelemek istiyordum. Nereden geldiklerini, nasıl bu kadar 
sağlam olduklarını, neden böyle, bir tutam saç gibi ince-
Sizi daha fazla aptal yerine koymayacağım. Bir tutam saç gibi ince yosun sandığım şey aslında 
gerçekten de bir tutam saçtı. Bunun farkına vardığım anda şofbenin davul ritmi başlamıştı. 
Korkudan yerimden sıçrayınca neredeyse sandalyeden düşecektim. Tüylerim diken diken oldu 
derler ya, bu deyimi ilk defa bire bir yaşıyordum. Sanki biri sırtımdan omuriliğime 220 Volt 
elektrik veriyordu. Bir yılan gibi tıslayarak “Hasssssssiktir” derken kolumdaki kılların erekte 
olmalarını gözümle görebiliyordum. Bu sefer kafamda oluşturmuş olduğum hikaye bütün 
mantıksız hikayelerimden daha mantıksızdı, ama doğru çıkacağından neredeyse emindim.
Hemen kitabımın arasındaki topu buldum. Işığın altında yüzeyini dikkatle inceledim. Tamamen 
beyazdı, ama parmağımı üzerinde dikkatlice gezdirdiğimde yüzeyinin pürüzlü olduğunu fark 
edebiliyordum. Bu saçma oyundan sıkılmıştım, yapmam gerekeni artık yapmalıydım. Tornavidayı 
aldım ve topun tam ortasına sapladım. Küçük çocukların birbirlerini ıslatmakta kullandıkları sulu 
toplar gibi yarıktan su akmaya başladı.
Topun içindeki suyun tamamını balığa limon sıkar gibi boşalttıktan sonra yarığı iyice genişletip 
topu iki parçaya ayırdım. Elimdeki sağ yarı-kürenin iç yüzeyi grimsiydi ve üzerinde haritalardaki 
nehirlere benzeyen beyaz yollar vardı. Aynı tarif sol yarı-küre için de geçerliydi. Kafamı eğip 
masamın üzerindeki su birikintisine yakından baktığımda ise suyun içinde yer yer farklı renkte bir 
sıvının da bulunduğunu, suda dağılan rakı gibi yavaşça gezindiğini görebiliyordum, rengi 
kırmızıydı.
Elimde tornavidayla deli gibi şofbenin yanına koştum. Dev silindirin üst kapağı ondan fazla vida 
ile tutturulmuştu. Silindir üzerinde daha rahat çalışabilmek için mutfaktan sandalyeyi getirdim. 
Vidaları tek tek sökerken şofbenin davul ritminin çoktan bitmiş olması gerektiğini fark ettim. 
Ama ritim, belki de sesi yükselerek (belki de korkudan bana öyle gelerek) devam ediyordu; sanki 
her küçük “bam” birer büyük “BAM”a dönüşmüştü. Birer kol düğmesi büyüklüğündeki vidaların 
hepsi söküldüğünde kapağın açılması gerekiyordu ama anlaşılan bu gece bütün kapaklar 
açılmamak için milli mücadele vereceklerdi.
En azından bu kapağın açılmama sebebi belliydi; şofbene vidalarla tutturulduktan sonra dört 
yerinden biçimsizce kaynak yapılmıştı. Kaynak yerlerini tornavidayla yoklayıp yeterince sağlam 
olmadıklarını gördüm. Sanki bu işten anlamayan birisi acemice (ve acelece) yapmıştı bu kaynakları. 
Mutfaktan çekici getirdim...
Saat beşe doğru yapacak olduğum bu işten dolayı bütün komşular gibi evdekiler de uyanacakları 
için tuvaletin kapısını kilitledim. Tornavidayı kaynak yerine sokup çekiçle altından vurarak 
parçalayınca kaynak parçaları kum taneleri gibi yere döküldü. Diğerlerine de aynı yöntemi 
uyguladım. Ben vurdukça şofbenden farklı tonda ama aynı şiddette cevap gelip gürültüyü iki 
katına çıkarıyordu. Babamlarsa çoktan kapıya dayanmış, adımı sayıklıyorlardı. Hiçbir dediklerine 
cevap vermeden işime devam ettim. İyice çıldırmıştım ve ailemin bunu bilip paniğe kapılması 
hoşuma gidiyordu. Benimle dalga geçtiklerine artık pişman olmuş olmalıydılar. Sonuncu kaynak 
da bittikten sonra tornavidayı şofben ile kapağının arasına sokup bir kaldıraç gibi kullanarak 
altından ne çıkacağını hiç düşünmeden kapağı kaldırdım. Suyun yüzeyine çıkan çocuk cesedinin 
sadece düz kahverengi saçları görünüyordu...
Sandalyeden geriye uçtum. Popo üstü yere çakılmadan önce havadayken hikayemin nasıl da doğru 
çıkmış olduğunu düşündüm. Bana yollanan mesajlar şofbene bağlı bir yerden değil, direkt 
şofbenin içinden gelmişti. Popom zemine kavuşur kavuşmaz belki de bir yerlerinden çatlamış olan 
kasemin acısını düşünmeyip (gerçi ben onu düşünmesem bile beynimi zonklatacak türden bir 
acıydı) ayağa fırladım. Sandalyeden yuvarlanma sesini duyan annemler iyice çılgına dönmüş, kapıyı 
yumruklamaya başlamışlardı. Kapının kolunu yakaladım. Kıracakmış gibi asılmama rağmen kapı 
açılmıyordu. Kafamdaki hikayeye göre şofbenin içinde her ne varsa canlı olmalıydı. Arkamdan 
gelen su şırıltısını annemlerin bağırışları arasından duyabiliyordum. Uzun uğraşlardan sonra kilidin 
üzerindeki anahtarı görüp kapının kilitli olduğunu fark ettim. Kilidi de açamayınca diğer tarafta 


annem ve babamın olduğunu (sürekli hatırlatıyor olmalarına rağmen) unutup ağzıma gelen her 
türlü küfrü saydırdım. O an yüksek tansiyon veya kalp spazmı veya herhangi bir şeyden 
ölebilirdim. Anahtarı ters yöne çevirmeye çalışmayı bırakıp olması gereken tarafa çevirdim. Kapı 
açılınca bir ilkokul çocuğu gibi koşup annemin boynuna sarıldım...
Babamın şofbenin içine baktığında attığı çığlık ve yüzündeki dehşet ifadesi, alay etmenin cezasını 
çektiği için açıkçası beni mutlu etmişti. Tabi bu mutluluğun o an yüzümden okunabilmesi 
imkansızdı. İhtiyar hiçbir şey söylemeden telefona koştu. Polislerin bu saatte gerçekten görev 
başında olup olmadıklarını ben de merak ediyordum. Babam: “Lütfen çabuk gelin, çok acil, ölü 
bir ceset var” türünden zırvalayıp telefonu kapatmadan önce adresi vermediği aklına geldi. İşin 
kötü yanı, evdeki kimse evin açık adresini tam olarak bilmiyordu. Şurda bi cami var... Orda bi 
sokak var... Şurdaki bakkaldan sola...
Polisler saat altıda geldiklerinde biz bütün ışıkları açık salonda tek kelime etmeden yaklaşık bir 
saattir oturuyorduk. Annem ve babamın engellemelerine rağmen polislerin peşinden şofbenin 
yanına gittim. Üç kişiydiler, iki tanesi şapkasına kadar klasik birer Türk polisiydi. Üçüncüsü ise, 
Amerika’da yaşıyor olsam ‘FBI ajanı’ diyebileceğim takım elbiseli, elli yaşlarında, gri saçları yer yer 
ağarmış bir tipti.
FBI amca lateks eldivenlerini takıp sudaki cesedi bir yavru kediyi ensesinden tutup kaldırır gibi 
çıkarttı. Ceset bir kız çocuğuna aitti. Hemen hemen hiç çürümemişti ama bunca zaman suyun 
içinde pörsümüş olması ona daha korkunç bir görünüm kazandırmıştı. Kahverengi saçları 
kafasının üzerinde neredeyse tek tek sayılabilecek kadar azdı, ama olanlar da beline kadar iniyordu. 
Tek gözü yoktu, bana dikkatle bakan diğer gözü ise oyuncak topum gibi bembeyazdı. Üniformalı 
polislerin tepkisi benimkinden bile şiddetli olmuştu, hatta birisi kelime-i şahadet getirerek sokak 
kapısına kadar kaçmıştı. FBI amca ise, şöminenin karşısında aşk romanı okuyan yaşlı bir adam 
kadar sakindi.
Minik kızı ceset torbasına koyarlarken son bir kez görme şansım oldu. Kızın o rengi atmış 
yüzündeki şirin gülümsemesinin, dişleri içeri büzüşmüş dudaklarının içinde kaybolmuş tek gözlü 
yaratıkla yarattığı tezat, benim ironik-korku romanları yazmaya başlamamın en büyük sebebi 
olmuştu. Polisler, fermuarlı olması gereken siyah naylon ceset torbasının ağzını bağladıktan sonra 
ertesi gün ifadelerimizi alacaklarını söyleyip gittiler. Zavallı çocuğun yumuşamış vücudu morga 
gidene kadar büyük ihtimalle birkaç parçaya ayrılacaktı. Tabi hikaye burada bitmiyor. Bizim 
saatlerce çektiğimiz kokuya on dakika dayanamayan polisler apar topar gidince şofbenin içini 
araştırmak bana düştü. Depodaki su, içinde yüzen kahverengi saç telleri hariç temiz gözüküyordu. 
Ne de olsa aylarca o suyla yıkanıp depoyu iyice temizlemiştik. Banyoya su bizi temizlesin diye 
giriyorduk ama aslında biz suyu temizliyorduk...
Şu anda masamın üzerinde duran mektubu işte orada, şofbenin içine göz gezdirirken buldum. Bir 
naylon torbanın içine rulo halinde konmuştu. O suya çıplak elimi sokmayacaktım tabi; annemin 
bulaşık eldiveninin yardımıyla çıkardım torbayı.
Kopya çekmiş olacağım ama o mektupta yazanları (yazım hatalarını düzelterek) buraya 
aktarıyorum:
“Sevgili dost,
Bu gece saat dört civarında canımdan çok sevdiğim torunumu öldürdüm. Ne yapacağımı 
bilmiyorum. Her kimsen, sen bu mektubu okuduğun sırada ben büyük ihtimalle yaşlılıktan ölmüş 
olacağım. O yüzden her şeyi itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum. Ben bir katilim, bunu senden 
önce kendime itiraf etmek zorundayım. Sevgili torunum bir insanın, hele hele o yaştaki bir 
çocuğun verebileceği en feci şekilde can verdi.
Pazarları onun banyo günüdür. Annesi, sevgili gelinim, ve babası, sevgili oğlum her Pazar 
alışverişe gitmeden torunumu bana bırakırdı. Ben de ona banyo yaptırırdım. Ama bu Pazar farklı 
oldu. Torunum bana artık büyüdüğünü, yalnız banyo yapmak istediğini söyledi. Beş yaşındaki bir 
çocuğun bunları düşünebilmesi ne tatlı, değil mi? Ben de aptal kafamla çocuğa uydum. Sıcak tarafı 
açtım, soğuk tarafla da ılıştırdım. Torunum suyun sıcaklığının iyi olduğunu söyleyince gittim. Ama 
aslında sıcaklık iyi değildi. Bu Allah’ın belası lanet şofbenler sıcak suyun sıcaklığını her zaman 


sonradan kendi kendilerine arttırırlar. Sanki bu işi kasıtlı yapıyorlarmış, sanki fırsatları olsa bizi 
öldüreceklermiş gibi. Biz büyük olduğumuz için bizi kandıramıyorlar. Ama torunum, o daha 
küçücüktü.
“Banyodan uzun süre ses gelmeyince yaptığım hatanın farkına varıp içeri girdim. Torunum artık 
yaşamıyordu. Ağzına kadar suyla dolu küvetin içinde gözleri kapalı yatıyordu. Musluktan gelen 
kaynar su ise küvetten dışarı taşıp yere dökülüyordu. Bu manzarayı oğluma göstermek için 
torunumun annesinin sevgili karımla birlikte kuaföre gitmesini bekledim. Zavallı çocuk, küveti 
görünce cinnet geçirip beni öldürmek istedi. Çıldırmıştı. Kendimi elinden zor kurtardım. Neyse 
ki bir süre sonra mantıklı düşünmeye başladı. ‘Zaten bir kaybımız var, bunu üçe çıkarmanın 
anlamı yok’ dedi. Kendisini hapse, beni de sevgili torunumun yanına yollamak hiç de akıllıca 
olmazdı. Bana torunumun nasıl ölmüş olabileceğini anlattı. Söylediğine göre sıcaklık birden 
artsaydı torunum sıçrayıp kaçardı. Su yavaş yavaş ısınmış, torunumu gevşetmiş, uykusunu 
getirmişti. Artan sıcaktan dolayı fark etmeden baygınlık geçirmiş, baygın durumdayken de 
boğulmuştu. Onu hiç kimseye göstermemeliydik. Öldüğü öğrenilirse bana da yazık olacaktı. 
Babasıyla birlikte onu bu şofbene sakladık. Sorumlu kişi olarak ben bu mektubu yazdım, gün 
gelsin torunumun ortadan kayboluşu açıklansın diye. Annesi dahil herkese onun kaybolduğunu 
söyleyeceğiz. Zavallı kadın... Acaba hangimiz daha çok kahrolacağız?
“Olay yatışana kadar ne yazık ki birkaç ay, hatta yıl burada kalmak zorundayız. Sonra bir bahane 
uydurup uzaklara, çok uzaklara gideceğiz. Allah’ım beni affetsin.”
Yaşlı amcanın tahmininin aksine, mektup o ölmeden önce bulunmuştu. Başka bir deyişle kendini 
buldurtmuştu. Polis, amcayı evinde yakaladı. Kendisi kaçınılmaz olarak çıkmamak üzere hapse 
girdi ama yine de sonu ailenin diğer üyelerininkinden daha kötü değildi. Yaşlı teyze durumdan 
haberdar olunca fenalaşıp ölmüştü (en azından gazetede böyle yazıyordu), kızının kaçırıldığına 
inanmış olan anne ise hayatının geri kalanını akıl hastanesinde geçirdi. Böylece şofben, aileyi en 
zayıf noktasından vurup parçalamayı başarmış oldu. Tabi bu sadece benim düşüncem. Yetişkin 
insanlara göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı. Ne de olsa onlar benim yaşadıklarıma şahit 
olmamışlardı. Kızın tek gözünün nasıl kendi kendine çıktığını, gece gelen sesleri, gözün ve saçların 
depodan duşa kadar nasıl gelmeyi başardığını açıklamak zorunda değillerdi. Söylemeleri gereken 
tek şey benim hayalci bir çocuk olduğumdu.
Ama yazmış olduğum yeni hikayeye göre belki de suç şofbende değildi. Belki canlı olan 
içindekiydi. İçeriden şofbene vurarak benim dikkatimi çekmeyi başaramayınca bana vücudunun 
parçalarını yollamıştı. Ailesini parçalamak gibi kötü bir niyeti yoktu, tek istediği bulunup 
gömülmekti.
Sizce bu hikayelerden hangisi doğru?

Download 0.64 Mb.
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13




Download 0.64 Mb.
Pdf ko'rish