• Document Outline
  • Mor Menekşe




    Download 0.64 Mb.
    Pdf ko'rish
    bet13/13
    Sana27.10.2022
    Hajmi0.64 Mb.
    #28242
    1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13
    Bog'liq
    cukulatalar

    Çan Eğrisi
    18 Mayıs 2004, Salı. Şüpheli ölümden bir gün sonra...
    Polis memuru Ferhat’ın karşısında oturan öğrencinin adı Emre Sancar’dı. Sadece bir özel okulda 
    izin verilebilecek uzunluktaki koyu kahverengi saçlarını geriye yatırınca Andy Garcia’nın ucuz bir 
    klonu gibi görünüyordu. İçinde sadece kendisinin ve Ferhat’ın bulunduğu bu geniş sınıftan 
    kurtulmak için önceki gün olanları tatmin edici bir şekilde anlatıp sırasını savmalıydı.
    “Didem Hanım’la her zaman olduğu gibi konu tekrarı yapıyorduk” diye başladı söze uzun bir 
    düşünme izninden sonra, hikayesinin sonuna kadar da bir daha durmadı.
    “Hangi bölgede ne yetişir, hangi bölgeden hangi maden çıkar, hangi bölgenin iklimi nasıldır, ve 
    neden öyledir... Bunu iki-üç haftada bir, Pazartesi günleri yaparız.
    “Didem Hanım tahtada çizili haritadan bir şey göstermek için tahtanın yanına gitti. İşte tam o 
    sırada tahtanın yanındaki dev kitaplık oynamaya başladı, bütün sınıf şahit! Önce deprem oluyor 
    sandık ama kitaplık hariç hiçbir şey hareket etmiyordu. Ansiklopedilerden birkaçı yere düşünce 
    işin ciddiyetinin farkına varıp Didem Hanım’ı hep birlikte uyarmaya çalıştık. O ise bir taraftan 
    kitaplığa geri geri yürürken bir taraftan ne dediğimizin bile farkında olmadan bizi susturmaya 


    çalışıyordu. Tam kitaplığın önüne geldiğinde kitaplık kurulmuş bir kapan gibi Didem Hanım’ın 
    üzerine yıkıldı. Sanki... kasıtlı gibi.”
    “Peki bu esnada kitaplığa yakın herhangi biri var mıydı?”
    “Kesinlikle yoktu. En önde oturan çocuk bile kitaplığa kaç metre uzak. Kitaplık yıkıldıktan sonra 
    da yanında, arkasında hiç kimseyi görmedik. Zaten isteseniz de arkasına geçemezsiniz, çünkü 
    duvarla kitaplık arasına değil bir insan, bir kedi bile sığamaz.”
    “Evet, bunu diğer öğretmenler de söyledi.”
    “Kitaplığı kaldırdığımızda karşılaştığımız manzara korkunçtu. Ansiklopedilerin, kitapların beyaz 
    sayfaları kan kırmızısına boyanmıştı. Didem Hanım ise dev bir ayak tarafından ezilmiş dev bir 
    hamamböceği gibiydi. Ölü olup olmadığını kontrol etmek için sırtüstü çevirdiğimizde yüzünü 
    gördük. Kimi ağladı, kimi bayıldı, kimi de bulmuş olduğunuz kusmukları üretti. Didem Hanım’ın 
    kafası, surat şeklinde pişirilen omletlere benzemişti.”
    “Neye benzediğini ne yazık ki görme şansım oldu.” Sorulacak başka soru kalmamıştı. “Geçmiş 
    olsun, gidebilirsin.”
    Emre teşekkür edip ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Cehennem gibi sıcak olan sınıftan tam 
    kurtulacakken Ferhat onu yine durdurdu :
    “Yani kaza mı diyorsun?”
    Emre kafasını öne eğdi: “Ben mi? (düşünme molası) Hayır. Ama nasılsa söylesem de 
    inanmazsınız...”
    ***
    Öğretmen masasının ardındaki öğretmen sandalyesine kurulmuş Ferhat’ın karşısında bu sefer 
    Fulya Şahin isminde bir kız öğrenci otruyordu.
    “Açık konuşayım mı?” dedi Fulya, Emre’ninkine benzeyen hikayesinin ardından. Aslında cevabı 
    almasa da devam edecekti. Ferhat kafasını evet anlamında salladı.
    “Bence Zeynep yaptı.”
    “Hangi Zeynep?” Fulya cevap vermeyince Ferhat önündeki dosyalara baktı: “Zeynep-”
    “Evet, Zeynep Pirinçoğlu. Didem Hanım’la kedi köpek gibiydiler. Zeynep hiçbir zaman aldığı 
    nottan tatmin olmazdı. Doksan beş alsa beş puan için öğretmenlerle tartışırdı. Didem Hanım 
    onun bu huyuna çok sinir olurdu. Çok kez onu bütün sınıfın önünde rezil etti. Zeynep’in Didem 
    Hanım’ın arkasından... çok afedersiniz ‘orospu’ dediğini bile duydum. Bana inanmıyorsunuz değil 
    mi? Koskoca kitaplığın kendi kendine yıkıldığına inanmak kolayınıza geliyor tabi.”
    “Hayır, ondan değil...”
    “Ki bence Çağla’yı da o öldürmüştü. Kız yüzlerce kez inip çıkmış olduğu merdivenlerden 
    tesadüfen mi-”
    “Peki ama Zeynep bir yıl önce ölmedi mi?”
    “Evet.”
    ***
    Ferhat’ın karşısındaki tek kişilik öğrenci sırasında hüngür hüngür ağlayan çocuğun adı Yiğit 
    Pala’ydı. Sınıfa girdiğinden beri bir ifadelik zaman geçmiş olmasına rağmen ağlamaktan tek kelime 
    konuşamamıştı. Yiğit’in kafa toparlama süresini çoktan aşmış olduğunun farkında olan Ferhat, 
    onun sırasını savmasına yardım etmeye çalışıyordu:
    “Didem Hanım’ı sever miydin?” Yiğit evet anlamında başını salladı.
    “Peki nasıl öldü anlatır mısın?” Yiğit’in sakinleşmiş ağlaması bir anda tekrar şiddetini arttırdı. Onu 
    zaman zaman nefessiz bırakan hıçkırıkları taklit olamayacak kadar gerçekçiydi. Bir şeyler 
    anlatmaya niyeti olsaydı bile konuşmaya nefesi yetmeyecekti. Ferhat önündeki kağıtlara baktı:


    “Çağla’yı sever miydin? Zeynep’i?” Yiğit’in ağlaması kesildi. Islak gözlerle Ferhat’ı seyretti. Sonra 
    başını yine evet anlamında salladı.
    “Peki sence bu insanlar nasıl öldüler? Kazara mı?” Yiğit tekrar ağlamaya başladı.
    ***
    “Yiğit’in hem Zeynep’le, hem Çağla’yla, hem de Didem Hanım’la arası çok iyiydi. Zaten ineklerin 
    birbirleriyle ve öğretmenlerle aralarının iyi olması gayet doğal.” Kısa kıvırcık saçlarıyla beyaz tenli 
    bir zenciyi andıran İlyas belli ki uzun konuşmasını önceden hazırlamıştı. Tarih dersinde sırasını 
    beklerken düşünmek için bol bol zamanı olmuş olmalıydı.
    “Doğal olmayan, Zeynep’in Çağla ve hocalarla, özellikle Didem Hanım’la arasının kötü olmasıydı. 
    Çağla ile aralarında bir çeşit ineklik yarışı vardı. Bu çekişmeyi özellikle Zeynep çok ciddiye 
    alıyordu. İneklerin ders geçme, iyi not alma gibi sorunları olmadığı için kendilerine ‘sınıfın 
    birincisi olmak’ gibi yeni sorunlar yaratıyorlar. Bu sınıf birinciliği yarışmalarını genellikle Çağla’nın 
    kazanması, Zeynep’in ondan nefret etmesinin belki de en büyük nedeniydi. Bu ineklerin hırsları 
    anlaşılır gibi değil. Sanki birincilere madalya falan takılıyor.”
    “İlyas Bingöl... Yavuz Bingöl’le bir akrabalığın var mı?”
    “O kim? Tanımıyorum.”
    “Her neyse.” Ferhat konuşurken İlyas’ın yüzüne değil, önündeki not defterine bakıyordu:
    “Çağla’nın ölümüne de şahit olmuşsun, doğru mu?”
    “Evet, bir sürü kişi şahit oldu.”
    “Nasıl öldüğünü anlatır mısın? Bir de senden duymak istiyorum.”
    “Tabi. Ocak ayında bir Cuma günüydü.”
    “23 Ocak 2004.”
    “Herhalde. Cuma günü son dersimiz beden eğitimidir. Dersten sonra soyunmak, giyinmek derken 
    okulda en son biz kalırız. Servis tam beşte kalkar, bir dakika beklemez. O yüzden herkes telaş 
    içindedir. O gün yine hepimiz alelacele giyinmiş, çantalarımızı hazırlıyorduk. Çağla’nın dolabı üst 
    katta. Son anda dolaptan bir şey almak istedi herhalde, son hızla merdivenleri tırmandııı, gerisin 
    geri aşağı düştü. İnsanın ayağı takılır düşer, ama biri seni ittirmeden o şekilde geri geri 
    düşemezsin.”
    “Yani onu birisi mi öldürdü?”
    “Yukarıda kimse yoktu. Bunu hepimiz gördük. Kız koşa koşa yukarı çıktı ve bir anda geri 
    yuvarlandı. Kimsenin onu ittirmediğini gözümüzle gördük.”
    “O telaş içinde kaçırmış olamaz mısınız?”
    İlyas Bingöl o anı hafızasında tekrar yaşamaya çalıştı. Sanki beyin kabızı olmuştu.
    “Bilmiyorum.”
    ***
    Başak Pınar’ın Didem Hanım hikayesi bundan önce ifade veren bütün öğrencilerinkiyle aynıydı; 
    haritada yer göstermek için tahtaya gitmesi, kitaplığın sanki görünmez bir el tarafından ittirilmiş 
    gibi yıkılması, Didem Hanım’ın içi dışına çıkmış dev bir hamamböceğine benzemesi. Tek fark; 
    Başak bayılanlar grubunda olduğu için hamamböceği kısmından sonrasını hatırlamıyordu. 
    Zeynep’in Çağla ve Didem Hanım’la arasının kötü olduğunu o da onaylıyordu.
    “Biliyor musunuz, Zeynep ve Çağla en büyük kavgalarını Zeynep’in öldüğü gün yapmışlardı. Ama 
    nereden bileceksiniz ki, Zeynep’e araba çarpınca Çağla toz olmuştu.
    “Kavganın konusu Çağla’nın kağıdının daha kötü olduğu halde Zeynep’ten daha yüksek not 
    almasıydı, sebepse Zeynep’e göre matematik hocasının erkek olması ve Çağla’dan hoşlanması. 
    Hah hah, Çağla’yı da görseniz toparlak bi şey. Bunlar bağrışırken Zeynep o sinirle sağına soluna 


    bakmadan yola çıktı. İşte o sırada son sürat giden bir araba çaptı Zeynep’e, daha dün gibi 
    hatırlıyorum.
    “Arabanın arka sokakta o kadar hızlı gitmesinin nedenini sonradan anladık. Yine o tinerci 
    çocuklardan biri bizim okulun arkasındaki park yerinden bir araba çalmış. Zeynep’e vurduktan 
    sonra savrulup okulun duvarına girdi geri zekalı. Yani kısacası Zeynep Çağla’nın yüzünden öldü.”
    “Yani Zeynep Çağla’dan intikam almak için geri mi döndü? Yani hortlak gibi.”
    “Çağla’nın öldüğü tarihe bakar mısınız?”
    Ferhat bir yere bakmaya gereksinim duymadan cevap verdi: “23 Ocak 2004.”
    “Peki Zeynep’in öldüğü tarih ne zaman?”
    “Bilmiyorum, ne zaman?”
    “23 Ocak 2003.”
    ***
    “Hemen hemen her lunch, futbol sahasında maçımız vardır.” Batuhan Can lise 2-A sınıfında, okul 
    futbol takımında bulunan tek öğrenciydi.
    “Lanç?”
    “Öğle teneffüsü. Biz maç yaparken kızlar da sahanın yanında voleybol oynarlar. Aslında 
    bahaneyle bizi keserler ya, neyse. Zeynep’in mezarı da oranın yakınında bir yerde. O yüzden 
    voleyboldan bir bok anlamayan kızlar oraya devamlı top kaçırırlar. Bana kalsa okulun bahçesine 
    mezar koydurtmam ya... Neymiş, biz öğrencimize çok değer verirmişiz, sever sayarmışız. Bir kere 
    yaz aylarında kokuyor. Nasıl bakıyorlarsa, nerdeyse sinek yapacak.”
    “Her neyse.”
    “Her neyse. Ben kendim kaç kere şahit oldum, top oraya kaçtıkça Çağla almaya giderdi. Mezarın 
    üstüne” ayaklarını yere vurarak: “böyle böyle basardı. Nedense o top da ha bire oraya kaçardı.” 
    Ferhat bu önemsiz ve konuyla alakasız gibi gözüken detayları bile (kaşlarını çata çata) not 
    defterine kaydediyordu. En son yazmış olduğu cümle: “Çağla, Zeynep’in mezarına bas”tı.
    “Zeynep’in ne kadar sevildiğini siz tahmin edin.”
    “Peki ya Didem Hanım? O sevilen bir öğretmen miydi?”
    “Açıkçası o da pek değil. Ben şahsen kendisine gıcık olurdum. Öldüğüne de çok üzüldüğümü 
    söyleyemem. Umarım bu dediklerimi duymuyordur.” Ferhat aptal bir espriye zorla gülüyormuş 
    gibi gülümsedi.
    “Tabi ondan en çok inekler nefret ederdi. Suratsız olduğundan ya da millete kıllık yaptığından 
    değil, notu kıt olduğundan. Zeynep’in ciddi ciddi ona ‘orospu’ dediğini duydum. Bence hoca da 
    duydu ama duymamış gibi yaptı. Üzerine kütüphane yıkıldığında en önde ben oturuyordum, 
    kalıbımı basarım o kütüphaneyi biri ya da bi şey kasıtlı olarak düşürdü.”
    ***
    Sınıfta Çağla’yı en iyi tanıyan öğrenci, şüphesiz onun en yakın arkadaşı Yasemin’di. İfade vermeye 
    elinde bir defterle gelmişti. Aynı kelimeleri defalarca duymaktan bıkmış olan Ferhat, Didem 
    Hanım’ın ölüm hikayesini kısa kestirip Yasemin’in elindeki defterin ne olduğunu sordu.
    “Bu Çağla’nın defteri” dedi Yasemin. “Onu deli sanmamamız için kimseye söylemeyeceğime dair 
    bana yemin ettirmişti. Eğer bir şeyleri açığa çıkarabilecekseniz yeminimi bozmam belki de en iyisi 
    olacak.”
    Yasemin’in sözleri Ferhat’ı deli gibi meraklandırmıştı, elindeki deftere Pandora’nın kutusuna 
    bakar gibi bakıyordu:
    “Elimden geleni yapacağıma şüphen olmasın.”
    “Sağ olun.” Yasemin defteri kapalı halde Ferhat’la arasındaki masaya koydu. “Çağla öleceğini 
    önceden biliyordu” dedi. Sesi, acıklı bir şiir okuyormuş gibi titriyordu.


    “Ölmeden tam bir hafta önce rüyalar görmeye başlamıştı. Rüyaların konusu aşağı yukarı aynıydı 
    ve hepsinin başrolünde Zeynep vardı. Anlattıklarından bir tanesi öyle korkunçtu ki o öldükten 
    sonra aynı rüyayı Çağla’nın anlattığı şekilde ben görmeye başladım.
    “Bu rüyada, gerçek hayatta olmuş olduğu gibi Çağla’nın gözü önünde Zeynep’e araba çarpıyordu. 
    Ama araba çarpmakla kalmayıp onun üzerinden geçiyordu. Çağla eğilip Zeynep’in cansız 
    vücudunu inceliyordu. Zeynep’in kolları, bacakları ve kafası, sanki usta bir kasap ya da cerrah 
    tarafından kesilmiş gibi gövdenin etrafında düzgün bir şekilde duruyorlardı. Gövde ile uzuvların 
    arasındaki boşlukta koyu kırmızı, pelte kıvamında kan vardı. Sonra Zeynep’in kafası aniden 
    gözlerini açıp konuşmaya başlıyordu. Söylediği söz, diğer rüyalarınkiyle aynıydı: ‘Çok az kaldı’.”
    Ferhat’ın ağzının açıklığı bir karışı çoktan geçmişti: “Bu doğru mu?”
    “Yemin ederim ki doğru. Kanıtım da var.” Kanıtın o defter olduğundan şüphe yoktu. Yasemin 
    defteri açıp sayfaları karıştırmaya başladı:
    “Çağla’nın hiç yapmadığı şeydir ama kabusları yüzünden uyku düzeni bozulmuş olduğu için bir 
    keresinde ders çalışırken uyuyakalmış. O sırada önünde bu defter duruyormuş.”
    “Zeynep’in hayaleti de deftere bir şey mi yazmış?”
    “I ıh, hayır. Uykusunda Zeynep’in mezarından çıkmasıyla ilgili bir rüya görmüş. Uyandığında 
    elinde kalem ve serçe parmağında kurşun izi varmış. Bilirsiniz, solaklar kurşun kalemle bir şey 
    yazıp çizdikleri zaman serçe parmaklarında kurşun kalemin lekesi kalır. Çağla uyanıp önünde 
    çizmiş olduğu şeye bakmış.” Yasemin aradığı sayfayı bulunca defteri Ferhat’ın görebileceği yöne 
    çevirdi. Ferhat defteri önüne çekti. Defterin bir sayfasında en alt satırdan en üste kadar uzanan 
    basamaklı bir merdiven çiziliydi. Sayfanın altında ise sekiz-on satır büyüklüğünde bir kız vardı. 
    Kız, kurşun kalemle çizilmiş olmasına rağmen usta bir karanlık-karikatürcü tarafından tarama 
    ucuyla çizilmiş kadar kaliteli ve ürkütücüydü. Merdivenin hemen yanında, ters dönmüş bir şekilde 
    duruyordu. Kafası rafadan bir yumurta gibi kırılmış, sarısını dışarı akıtmıştı.
    “Çağla bunu uykuda mı çizmiş?” Ferhat, sayfadan fırlayacak gibi duran çizimin üzerinde 
    parmaklarını gezdirdi: “Yetenekli bir çizer olmalı.”
    “Polis bey, şey, komiser bey... Çağla çöpten adam bile çizemez.”
    ***
    “Yapılması gerekeni biliyorum. O mezarın adam gibi bir mezarlığa taşınması lazım.” Sınıfın en 
    zeki öğrencisi Berkin Bilgiç’ti. Çılgın mucit stili kıvırcık kabarık saçları beyin kıvrımlarıyla çok 
    uyumlu bir takım oluşturuyordu. Tek sorunu kafasının derslere hiç çalışmamasıydı. Didem 
    Hanım’ın ölümünü diğer öğrencilerden farklı olarak, bizimle hiç alakası olmayan iki ülkenin bol 
    gollü bir maçını anlatır gibi anlatmıştı.
    “O mezarın görüntüsü ödümü koparıyor. Hayaletle falan alakası yok, ben hayalete falan inanmam 
    zaten. Sebepsizce korkuyorum, daha doğrusu ürküyorum, o kadar. Zaten bunların hepsi 
    İngilizlerin uydurmaları. Biz ‘hayalet’ terimini hiç bilmeseydik ortada böyle hayalet hikayeleri 
    dolaşıp durmazdı. Ne de olsa ne kadar eğitim alırsak alalım hepimiz cahil insanlarız, rüzgar 
    perdeyi uçurunca hayalet, uydu görünce ‘UFO’ deriz. Bir kitaplık kendi kendine yıkıldıysa 
    sorumlunun illa hayalet, öcü olmasına gerek yok.” Kendisiyle Ferhat’ın arasında sınır oluşturan 
    masanın ötesine geçmeden sandalyesini Ferhat’a mümkün olduğunca yaklaştırdı: “Elimizde neler 
    var? Kitaplığın kendiliğinden düştüğünü biliyoruz. Siz parmak izi incelemesinden, biz de 
    gözümüzle gördüğümüzden. Kitaplığın üzerinde, önünde, arkasında tek bir parmak izine bile 
    rastlanamadı.
    “Bence kazaya yeni getirtilen ansiklopediler sebep oldu. Öğretmenler odasındaki duyarsız 
    hocalara gidip sorabilirsiniz. Daha birkaç gün önce oraya gidip ağır ansiklopedilerin en üst rafa 
    konmasının büyük tehlike arz ettiğini söyledim. Tabi ki durumla ilgileneceklerini söyleyip beni 
    hemen yolladılar. O durumda iken kuvvetli bir rüzgar bile yıkabilirdi kitaplığı.”
    “Ama öbür tarafa yıkılmaz mıydı? Yani duvar tarafına?”


    “Evet, oraya yaslanır kalırdı. Benim tahminim, Didem Hoca kitaplığın yanında yürüdükçe 
    altındaki parkeler kitaplığı salladı. Zaten dengesiz olan kitaplık hoca yanına iyice yaklaşınca 
    yıkıldı.”
    “Zor bir ihtimal değil mi sence?”
    “Evet haklısınız, hortlak daha yakın bir ihtimal.”
    ***
    “Demek fizik kurallarına aykırı bir şekilde düştü.”
    “Biz ne olduğunun farkına varana kadar her şey olup bitmişti, ama ben sanki öyle hatırlıyorum. 
    Yani kitaplık sanki devrilmedi de bir kapan gibi kapandı, düşerken ona bir güç hız 
    kazandırıyormuş gibi.” Ferhat, kısa süreli bir sessizlikte anlatılanları ayrıntısıyla not defterine 
    kaydetti. Sayfanın altına da Ayça Öz yazdı.
    “Peki elindeki kitap ne?”
    Ayça ansiklopedi büyüklüğündeki kitabın kapağını Ferhat’a çevirdi ve üzerinde yazan başlığı 
    okudu: “The Official Book of the Ghost” Sonra Ferhat’ın görebileceği şekilde kitabın sayfalarını 
    yavaş yavaş çevirdi. Kitap birkaç sayfalık bölümlere ayrılmıştı; Haunt, Spectre, Banshee, 
    Poltergeist, Wraith... Her bölümde o hayalet türüyle ilgili çizim, bazen de gerçek olduğu iddia 
    edilen fotoğraflar vardı, “Peki bunun konumuzla ne alakası var” sorusu üzerinde Ayça’nın geri 
    gelip eliyle işaret ettiği “Poltergeist” bölümü gibi. Ferhat fotoğrafları incelerken Ayça orada yazan 
    İngilizce açıklamaları Ferhat’a aklından tercüme etti:
    “Poltergeist’lar görünmeyen hayaletlerdir. Varlıklarını eşyaları hareket ettirerek belli ederler.” 
    Ferhat’ın baktığı sayfadaki siyah beyaz bir fotoğrafta bir karyola, abajur ve birkaç yastık havada 
    asılı duruyordu.
    “Genellikle yarım kalan bir işleri olduğunda, ya da öldükten sonra gömülmedikleri için ortaya 
    çıkarlar.” Hayalet hikayesinin büyüsüne kendini iyice kaptırmış olan Ferhat en sonunda silkinip 
    kendine gelmeyi akıl etti: “Siz hayaletten başka bir şey bilmez misiniz? Biz burada ciddi bir 
    soruşturma yapıyoruz. Kayıtlara ‘hortlak yaptı’ mı yazacağım?” (Kitabı kapatıp Ayça’ya iade 
    ederek) “Lütfen sadece ne gördüyseniz onu anlatın, bir an önce bitirelim şu işi, evimize gidelim.”
    “Türkiye dahil dünyanın her yerinde böyle vakalara rastlanıyor. Açıklanamayan vakaların sayısını 
    siz benden daha iyi bilirsiniz...”
    Ayça farkında olmadan Ferhat’ın damarına basmıştı. Yıllar önce genç bir polisken bir baskın 
    sırasında arkadaşlarının açıklanamayan bir sebepten dolayı iğrenç bir şekilde ölmesini, hayatta 
    kalan meslektaşının ise bir süre sonra çıldırıp tımarhaneye kapatılmasını hatırlamıştı. Zaten sırf bu 
    yüzden bütün bu doğaüstü hikayeleri ciddiyetle dinlemişti.
    “Siz gözlerinizi kapatınca gerçekler yok olmayacak memur bey...”
    ***
    18 Mayıs 2004 Salı
    Saat: 22:35
    22 öğrenci sorgulandı.
    Ortak ifade: Didem Polat’ın ders esnasında kitaplığın üzerine kendiliğinden devrilmesi sonucu 
    ölmesi.
    Ansiklopediler üst rafta, dengesiz. Gevşek parkeler.
    Aynı sınıftan üçüncü vaka.
    Diğerleri, Zeynep Pirinçoğlu, Çağla Kaya.
    Zeynep’in Çağla ve Didem’le arası bozuk.
    Çağla ve Zeynep’in ölüm tarihleri aynı: 23 Ocak
    Çağla, ölmeden bir hafta önce kabuslar görüyor. Kendini merdivenden düşerken çizmiş. Çizme 
    yeteneği yok. Ailesi de onaylıyor.


    Kitaplık üzerinde hiçbir parmak izine rastlanamadı.
    Zeynep Pirinçoğlu’nun mezarı okul içinde, öğrenciler rahatsız. Taşınmasını istiyorlar.
    Çağla’nın ölümüne kaza denmişti, doğru mu?
    Cinayet?
    Hayalet?
    Sonuç: Ne yazık ki gerçek yanıt hiçbir zaman belli olmayacak. Bu vaka da açıklanamayan 
    kazalardan biri olarak kayıtlara geçecek.
    ***
    Emre elindeki deftere bakıp gülümsedi, “Güzel” diyip Yasemin’e geri verdi. Öğretmen henüz 
    sınıfa teşrif etmemişti ama öğrencilerin hemen hemen hepsi sessizce ellerindeki dosya kağıtlarını 
    okuyorlardı. Sınıfın sessizliğini bozan tek şey Yiğit’in ağlamasıydı.
    “Kapa çeneni Pala!” dedi ayaktaki tek öğrenci Emre. “Sakın bi yavşaklık yapayım deme.”
    Dışarıdan gelen ayak seslerinin kuvvetlenmesiyle birlikte öğrenciler ellerindeki kağıtları çantalarına 
    koydular. Emre ayaklarını yere sürte sürte sırasına gitti.
    “Günaydın Didem Hanım.”
    “Günaydın.”
    Batuhan: “Sınavlarımızı getirdiniz mi hocam?”
    “Getireceğimi söylemiştim.”
    Emre: “Notlar nasıl hocam?”
    “Bir de soruyor. Sence nasıl?”
    Fulya: “Kötü mü?”
    “Şaka yaptığımı mı sandınız? Önceden de söylemiş olduğum gibi, hepinizin Coğrafya dersinden 
    kalmış olduğunuzu müjdeliyorum.”
    Yiğit: “Ben de mi hocam?”
    “Kusura bakma Yiğit’çim. Nasıl oldu anlayamadım. Senin notun da çok düşük. Çalışmadın mı?” 
    Yiğit’in ağlayan gözleri Emre’ninkilerle buluştu. Emre gülümseyip onu başıyla onayladı.
    “Evet hocam, çalışamadım.”
    Başak: “Ama hocam herkesi bırakamazsınız.”
    “Ne yapacağımı sana mı soracağım?”
    Yine Başak: “Çan eğrisi var hocam.”
    “Çan eğrisine göre yirminin altında not alan öğrenciler ortalamaya bakmaksızın kalmış sayılır. Bu 
    durumda sadece Yiğit’in bir şansı var.”
    Emre: “Yirminin altı olamaz hocam, imkansız.”
    “Onu bana terbiyesizlik yapmadan önce düşünecektiniz.” Didem Hanım başka söz söylemeden el 
    çantasından sınav kağıtlarını çıkardı ve tek tek dağıtmaya başladı. Sınıfın en düşük notu (05) olan 
    Batuhan’ın notunu açıkladıktan sonra Fulya’dan tahtaya kalkıp bir Akdeniz Bölgesi haritası 
    çizmesini istedi. Fulya kitaba bakarak çizimini yaparken Didem notları okumaya devam etti. 
    Notlar, sanki herkes tembel bir öğrenciden kopya çekmiş gibi birbirine çok yakın, 10 ile 15 
    arasındaydı. Bütün sınav kağıtları dağıtıldıktan sonra Emre’ye evde kitaptan çalışılmış olması 
    gereken Akdeniz Bölgesi’ni anlatmasını emretti. Artık bütün gözler Emre’deydi. Diğer günlerin 
    aksine herkes sessizce ve pür dikkat onu seyrediyordu. Emre elinde sınav kağıdıyla ayağa kalktı.
    “Hocam, önce sınavla ilgili bir şey sormak istiyorum.”
    “Soramazsın. Ne verdiysem onu hak ettiniz.”
    Emre’nin elinde kağıtla ağır ağır üzerine yürümesi onu korkutuyor olduğu için Didem Hoca iyice 
    saldırganlaşmış(“Otur yerine!”)tı.
    “Hocam sadece şu soruyu soracaktım.” Emre artık Didem’in yanındaydı, saldırgan ve hatta 
    tehditkar “Otur!”ların hiçbirinden etkilenmemişti. Sakin tavrını hiç bozmadan Didem Hanım’a 
    kağıdın üzerinde bir şey göstermeye çalışıyordu. Beşinci veya altıncı “Hocam şuraya bakar 
    mısınız?”dan sonra sınav kağıdı neredeyse ağzına girecek olduğu için Didem ister istemez kağıda 


    baktı. O saniyede bütün saldırganlığı korkuya dönüştü. Bu dönüşüm bakışlarındaki ani 
    değişimden de anlaşılabiliyordu. Derin bir nefesin ardından ağzını ardına kadar açtı ama ses telleri 
    henüz ses üretememişken Emre’nin onu iki eliyle ittirmesi sonucu kendini yerde buldu. Beyni 
    olayların hızına yetişemeyen Didem daha ne olduğunu anlayamadan dev kitaplık üzerine yıkıldı.
    Çocuklar ayağa fırlayıp dev kitaplığın etrafında toplandılar. Emre ve Batuhan başta olmak üzere 
    yer yettiği kadar kişi elini ahşap kitaplığın altına sokup Emre’nin işaretiyle yukarı ittirdi. Kitaplığı 
    hemen hemen ilk pozisyonuna getirmeyi başarmışlardı ama kitapların hepsi Didem Hoca’nın 
    üstündeydi, Didem kitaptan bir mezarın içinde gömülüydü. Çocuklar dev karıncalar gibi müthiş 
    bir hız ve organizasyonla kitapların hepsini kaldırıp raflara dizdiler. Ansiklopedilerin ciltleri bile 
    numara sırasına göre yerleştirilmişti.
    Kitaplığın dayanmış olduğu duvara paralel, sırtüstü yatan Didem Hanım’ın suratı profesyonel bir 
    boksör tarafından dövülmüş gibiydi. Sol gözü morarmış, burnu ve çenesi kırılmıştı, kulaklarından 
    kan geliyordu. Dış görünüşünde yüzünden başka bir değişiklik yoktu. Emre hocasının yüzüne 
    doğru eğildi:
    “Hocam, iyi misiniz?” Hocadan cevap gelmeyince çocuklar giysilerinden tutarak hocalarını 
    doksan derece döndürüp yüzüstü çevirdiler. Artık ayakları duvar, başı sınıf tarafındaydı. Onlar bu 
    işi yaparken Batuhan da bir bezle kitaplığın her tarafını siliyordu. Didem Hanım sürüklenirken 
    kulağından akan kan yay şeklinde belli belirsiz bir iz oluşturmuştu.
    Emre yineledi: “Hocam iyi misiniz?” O sırada ismi belli olmayan öğrencilerden biri hocanın 
    kolunu işaret etti: “Oynuyor!”
    Didem iş görebilen gözünü açıp etrafındaki kargaşaya baktı. On-on beş çift göz onun tek gözünü 
    izliyordu. Avuç içlerini yere bastırarak ayağa kalkmaya başladı. Gücü yetmeyeceğini anlayınca 
    yardım istemek için elini kaldırdı. Bulanık arka plan önünde kendine uzanmış bir el buldu. Elin 
    sahibinin Emre olduğunu bilmeden ona uzandı, tam değecekken kitaplık üzerine yine kapandı.
    Ferhat, iki hafta önce kapanmış olan Didem Polat soruşturmasının hala sağını solunu 
    kurcalıyordu. Tükenmez kalemini, açık bıraktığı defterinin üzerine koyup radyan sobasının 
    karşısındaki koltuğuna gitti. Soba, bir şöminenin verebileceği (maddi ve manevi) sıcaklığın yerini 
    dolduramazdı ama elinden gelenin en iyisini yaptığı belliydi.
    Uzunca bir süredir okuyor olduğu kitabının artık son sayfalarındaydı. Stresli bir iş gününün 
    sonunda huzur bulmak için satın almış olduğu kitap, onu her sayfasında daha da rahatsız etmişti. 
    Artık gözleri satırların üzerinde ilerlerken beyni daha önemli şeyleri, mesela kitabın sonunun ne 
    kadar yakın olduğunu düşünüyordu. Çocukların verdiği ifadeleri düşünüyordu. Kahvesinin 
    soğumuş olduğunu düşünüyordu...
    Sonra gözleri birden durdu. Beyni arkadan gelip ona yetişti. Birilerinin kendisine şaka yapıyor 
    olduğunu düşündü ama bu şaka olamazdı, şaka olamayacak kadar gerçekti. Elinde kitap olduğunu 
    bile unutup ayağa fırladı. Telefonunu bir kasiyer hızıyla tuşlarken kitabı ise olanlardan habersiz, 
    kapağı yukarı bakacak şekilde yerde yatıyordu.
    “Osman, sınıfın notlama sistemi nasıl?”
    Telefondan gelen klasik biyonik adam sesi: “Ne? Nasıl notlama sistemi? Kimsiniz?”
    “Benim ben! Çan eğrisi var mı?”
    Bir silkinme molasının ardından: “Ha, şu okul. Tabi, var amirim. Okulun bütün sınıflarında var. 
    Neden ki?”
    “Lise 2-A sınıfındaki bütün öğrencileri tutuklayın. Cinayeti onlar işledi. Hepsi!”
    “Amirim ne oldu?”
    “Sadece hocayı değil, Çağla’yı da onlar öldürdü. Hatta Zeynep’i de o tinerciye öldürttüler. Hepsi 
    çan eğrisi yüzünden, ortalamayı aşağı çekmek için. İki kişiyi feda edip diğerlerini kurtarmak için. 
    Ağız birliği yaptıkları için kimse bu cinayetin farkına varamadı. Bizim, hayalet hikayelerine karşı 
    daha mantıklı olan kaza senaryosunu savunacağımızı bildikleri için üç cinayeti birbirine bir hayalet 
    öyküsüyle bağladılar. Böylece cinayet ihtimali aklımıza bile gelmedi. Bu kadar mı aptalız biz?”


    Emre elini son anda geri çekip kurtarmıştı: “Manyak mısın?”
    Batuhan sırıtarak cevap verdi. Ellerindeki lateks ameliyat eldivenlerini artık çıkarabilirdi.
    “Üzerinde tek bir parmak izi kalmadı” Yerden aldığı, çiçeklere su püskürtmeye yarayan aletini 
    çantasına yerleştirmeden önce Emre’ye gösterdi: “Bununla sildim.”
    “Geri zekalı! Bir kitaplığın üzerinde nasıl sıfır parmak izi olur? Öğrenciler kitap alıp koyarlarken 
    hiç mi dokunmuyorlar bu raflara?”
    Batuhan için kitaplığı hocasının üzerine devirmek hiç de zor olmamıştı. Emre Didem Hanım’ı 
    oyalarken o da kitaplığın yanına sessizce gidip hocasının düşmesini beklemiş, hemen ardından iki 
    eliyle kitaplığı devirmişti.
    “Merak etme, o kadar derin düşünemezler.” Batuhan’ın konuşmasına Didem Hanım’ın son 
    nefesini kullanıyormuş gibi inlemesi eşlik etti. Hocalarının ısrarla yaşamasına sinirlenen öğrenciler 
    kenarlarında yer kalmayana kadar kitaplığın üstüne yan yana oturup hoplamaya başladılar. Her 
    öğrencinin tek tek ne diyeceğini yazmış ve dağıtmış olan Berkin, kulakları diğerlerinden çok daha 
    hassas olduğu için kitaplığın altından gelen kemik çatırdaması seslerini duyabiliyordu. Önce 
    Berkin, kısa bir süre sonra da diğer öğrenciler yorulup durdular.
    Sınıfta ayağa kalkmamış tek öğrenci olan Yiğit ağlamaya kaldığı yerden devam ediyordu. Ağlama 
    sesinin arasından konuşmaları duyabiliyordu:
    “Kes artık Yiğit, sana bir şey olmayacak.”
    “Sen sözümüzü dinledin, diğer inekler gibi... ineklik etmedin.” Ardından aynı ses kendi esprisine 
    güldü.
    Emre bir “şşşt”le arkadaşlarını susturdu:
    “Herkes ne söyleyeceğini ezberledi mi?” Kafaların oyuncak köpekler gibi sallanmasının ardından: 
    “İçeri girdiklerinde herkesin çantasının kapalı olması lazım, ne olur ne olmaz. Gerçi hırsızlık 
    olmadıkça çantalara bakmak akıllarına gelmiyor ama...”
    Her şeyin hazır olduğuna karar veren Batuhan panik içinde kapıyı çarparak açıp dışarı fırladı. 
    Zavallı öğrenciler dehşet içinde çığırıp duruyorlardı. Çığlıkların arasında Emre sesini yükseltip 
    Yasemin’e sordu:
    “Çizimi kime yaptırdın?”
    “Dershaneden Ersin diye bir çocuk. Müthiş değil mi?”
    “Çocukta gelecek var.”
    Ferhat’ın kitabının kapağında “Çukulatalar” yazıyordu.
    Bonus:
    The Purple Violet
    There was this game we used to play in elementary, called “purple violet”. We could only 
    play it at school since we needed to gather ten-twenty people for it. The game goes like this: Two 
    groups of eight to ten kids hold hands, forming two chains facing each other. Then kids from 
    one group shout at the other: “Purple violet, purple violet, who’s it gonna be from us to you?” 
    And the other group shouts out a name. The purpose of the game is a bit brutal. The name 
    chosen charges toward the other chain, spots a weak point, and tries to separate the holding 
    hands of two kids, in other words, break the chain. If he makes it, he takes one of the links back 
    to his chain with him. If he fails, he becomes a link himself, he dissolves into the chain, becomes 
    assimilated…


    You in the other hand, can easily realise how boring this game will get, since after a while 
    the same kids get the call every time, the weakest ones. That’s why the game is an elementary 
    school game, and not a proffesional sport.
    A couple of weeks ago, sitting in my balcony I was watching the kids play. Yes, it’s been 
    over ten years since I myself was a kid, but the kids still play the same games, enjoy the same stuff 
    I used to do, even fight over the same stupid subjects: “Girls are always prettier!” “Naaa, boys are 
    stronger!”
    I had long forgotten the existence of the game until I realised they also were playing the 
    purple violet. I had tried to bury my ill memories. Ill memories, because I too was one of the kids 
    who “gets all the calls”. What, you think it’s not that important? Do you have any idea what it 
    means for a child to be a ‘weak, nerdy, loser’? How it generates a gigantic inferiority complex, 
    how the mentals willing to wipe out humanity have such childhoods? Serial killers, rapists, 
    psychos, bandits in tuxedos, check out their childhoods and see what you find out.
    I watched their game for half an hour. More than twenty times the same kid, from this 
    group and from that group, had his name called. Like it’s not enough to know he’s the weakest 
    kid ‘ever’, all those humiliations, teasings, funny faces, boys laughing like tramps… The age when 
    fanatism emerges. Which one of us have the right to interrupt and tell them it’s nothing more 
    than a game? Don’t you fans of Fenerbahçe laugh your asses off when Galatasaray loses against a 
    foreign team? Or vica versa... Fifty year old man can’t realise the meaning of sport, how can you 
    expect an eight year old child to do so?
    I saw tears coming out of his eyes toward the end of the game as he was insistantly 
    charging from one group to another. He couldn’t make it even once. And the game concluded. 
    Kids went back to their houses. Only that weakling (or weak link) stayed, sitting on the 
    playground which actually is a parking lot. He was watching the pavement with his head in his 
    hands when he felt a startling hand on his shoulder. That was my hand. “I’ll teach you” I said to 
    him. Nobody had taught me though, I had to work my way out myself. But this kid needed 
    urgent help and a good guide. I knew I hated remembering the game, although I couldn’t 
    remember why I hated it. At the least this game had taught me how to be strong.
    Next day he came exactly at the time I had told him to come; nine in the morning. I 
    started teaching everything I knew to him. “Breathe.” “Keep your balance.” Balance was the 
    most important. The point to hit was not the ankle, it was the elbow. I also told him that running 
    has no help at all. “Close your eyes. Calm yourself, now visualise the boys who make fun of you.” 
    It had worked for me, it had to work for him. “You’ll stop one step behind the chain, and 
    suddenly spring and hit the spot. Stick your elbow to your body, muscles must be loose. If you 
    use muscle you use only your arm, if you don’t, you use the whole body.” He came everyday for 
    two weeks, because he was fed up with the way things are going. I knew exactly what it meant.
    He hadn’t played with them within those two weeks. But that day, it was time to play. 
    That day, the whole life of the weakling was going to change. I had altered his future. His friends, 
    lovers, the college he’ll study, the job he’ll have, they all were going to change, but he was just too 
    young to realise that. While the teams were being made, he was the last one to be chosen as usual 
    and for the first time, he didn’t seem to have a problem with it. His group called a kid first, the 
    opponent broke the chain, grabbed the girl weakling liked (a lot), and took her back to his chain. 
    Now it was his turn. “Purple violet, purple violet, who’s it gonna be from us to you?” All the kids 
    made a chorus and called out the weakling’s name. Weakling walked his way to the enemy chain
    stopped by the fat, portly, stout, huge kid. Two ‘bears’ side by side, two strong hands were 
    clasping each other. I was actually proud of him that he was starting right from the hardest. As 
    soon as the stout kid understood weakling’s intention he bursted out a laughter. “That loser must 
    be out of his mind” he must have thought. Still he held even tighter the hand of bear no.2 next to 
    him. Made his discouraging face again, started chuckling with his trampy voice. Weakling’s eyes 
    were already closed, he could only hear the laughter. ‘Elbow’ he said to himself. Took a deep 
    breath, contracted his muscles. Suddenly opened his eyes, springed forward and landed ‘fist-first’ 


    on the fatty’s elbow. Everything had happened so suddenly, that the kids took time to react. The 
    hands were wtill holding each other. I should have known that would happen. Well the purpose 
    wasn’t to separate the hands anyway, it was to break the chain. Bear no.2 looked at the arm he 
    was holding until he figured out what had just happened. The arm felt considerably heavier. 
    There was nothing beyond the elbow and the blood was dripping from the flesh to the ground. I 
    had just remembered why it had to be the elbow. Because it’s the easiest point to rip off if you 
    know the exact way to do it. Bear no.2 managed to realise that he was actually holding a sole arm 
    after he had seen his friend with the missing arm. The chain was finally broken, the scent and the 
    vision of blood on the ground reminded me of our ‘sacrifice day’, when Muslims slaughter a ram 
    or an oax to sacrifice to God. All the kids were running around, panicing, screaming. Panic, hate, 
    but not pity. Nobody ever pitied the weakling, and ever played the purple violet again. Meanwhile 
    I had remembered why I wanted to forget about this game. And the source of respect and fear I 
    receive…

    Document Outline

    • Türkiye Birincisi
    • The Asansör
    • Bok
    • Karagöz
    • Fenasi Kerim
    • Tacizci Malik
    • Kavanoz
    • Eskici
    • Bebek Oturucusu
    • İkimizden Biri
    • Nur Topu
    • Dilemma
    • Seyfi Sendromu
    • Manisa Akıl
    • Tuvaletli Otobüs
    • Şofbenin Sırrı
    • Çan Eğrisi

    Download 0.64 Mb.
    1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   13




    Download 0.64 Mb.
    Pdf ko'rish