Mor Menekşe




Download 0.64 Mb.
Pdf ko'rish
bet3/13
Sana27.10.2022
Hajmi0.64 Mb.
#28242
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   13
Bog'liq
cukulatalar

The Asansör
Bak ama nereye getiricem lafı. Bi de öyle tipler var; vay efendim ben kanlı filme bayılırım. 
Girerler sinemaya kızla, çıkar çıkmaz ilk laf “Nasıldı abi kanlı sahneler? Adamın beyni patladı, 
muhahahaa.” Topluca film seyretmeye gidersin; korku filminin anasını bellerler. Her sahnede bi 
espri, bok var sanki “puhahaahaa zombiye bak eheeehe, adamın gafasını yidi”. İllaki popüler 
olduklarını, filmden korkmadıklarını gösterecekler ya. Bunlar ‘bana koymaz’cılar işte. Kendilerini 
bi bok sanıyolar, ne kadar aciz olduklarının farkında bile değiller. Sanıyolar ki bunlar taş gibi 
erkek, hiçbir görüntü koymaz, hiçbi şey korkutamaz bunları. “Bana koymaz!” koymaz 
demiyceksin abi, koymaz demiyceksin. 
İşte ben de bu artislerden biriydim. Tam bir korku film manyağıydım. İnternetten minternetten 
araştırır, en kanlı film hangisiyse onu indirirdim. O zamanlar öyle piskopat bi adamdım. Ama 
Allah bi gün öyle bir aparkat koydu ki bana, şimdiki halimi biliyosun zaten. Kan görünce bayılan 
tiplerle daş… yani dalga geçerdim zamanında. Şimdi kan lafını duyunca nerdeyse komaya 
giriyorum. Ben böyle olacak adam mıydım doktor? Keşke bu artistler de yanımda olsalardı o gün, 
hepimizi birden çarpsaydı Allah Baba…
Zaten gün hiç güzel başlamamıştı. Önceki gece üçte yatmışım, nette işim vardı. Hesapta 
bugün Cumartesi, geç kalkıcaz. Ama mümkün mü? Sabahın on birinde çalıştırdı yine makineyi, 
manyak karı. Mecazi olarak söylemiyorum, kadın gerçekten manyak. Temizlik hastalığı var, her 
gün, HER GÜN iki kere elektrik süpürgesiyle evi bir saat dolaşır. Allah belamı versin bi kere gece 
dört buçukta yukarıdan çamaşır makinesi sesi geliyodu! Belki de yukarda bi haltlar yiyolardır, 
duyulmasın diye açıyolardır sesini. Neyse ölmüş kadının günahını almayalım. Laf aramızda şimdi 
düşünüyorum da, aslında iyi oldu geberdiği. Bunu kayıttan siler misin doktor?


Adını bilmiyorum. Ben ona “Ayşen’in manyak annesi” diyodum. Doğru bildin, Ayşen 
onun kızı, valla sen de cinsin be doktor. Altı yaşında bir kız çocuğu hayal et. Nası? Çok şirin değil 
mi? Peki şimdi de şirin olmayan altı yaşında bi kız çocuğu hayal et. Olmadı mı? Peki altı yaşında 
ve itici tipli bir kız çocuğu hayal et? Edemezsin doktor, boşuna kasma, gözlerinle görmen lazım. 
Onları üst katıma Allah Baba yolladı doktor. Onlar Allah’ın belaları. Kız her gün evine 
arkadaşlarını çağırır, ortalığı yıkar, annesiyle çığırışır, orgu açar ve sesi sonuna kadar açıkken 
rastgele düğmelere basar, saatlerce… Arada sırada at gibi koştururken yere kapaklanıp zırlamaya 
başlar, ama o o kadar da kötü değil, en azından o da acı çekiyor, katlanmaya değer.
Kadının manyaklığına şarkı bile yazdım, biraz arak oldu ama, söyliyim mi? 
Göklere, göklere yükseltin,
Yükseltin bu güçlü sesiiiiiiii,
Ayşen’in manyak annesiiiii…
Her neyse senin kafanda bi fikir oluşmuştur. Kalktım yüzümü yıkadım, sonra balkona çıktım, 
temiz hava alıcam, hesapta tabi. Balkonun parmaklıklarına aniden BAM diye bişey çarptı. 
Korkudan geriye düşüyodum nerdeyse. Kadın bu sefer de halı silkmeye başlamış. Diyorum ya, 
şanssızlık falan değil, direk planlı programlı işler bunlar, kadın bilinçli ve sistematik olarak 
hayatımı mahvediyor. Ama o da ne? Halının ucu bizim balkona kadar sarkıyor. Her silkelediğinde 
bir saniye orda duruyor. Ben o halıyı bi çekiversem… Bu kadar temiz bir cinayet olabilir mi? Sana 
yemin ederim çok istedim. Bir saniye içinde her şey bitebilirdi. Hiç kimse farkedemezdi. Kadın 
halıyla birlikte aşşağı uçsa… kafa üstü arabalara çakılsa. Yapmıycaktım tabi ama, ben yine de bi 
etrafa baktım, kimse yoktu, ama tam aşağıda bizim araba varmış. Neyse zaten yapmıycaktım. 
Evde de kahvaltılık yok tabi. Nefret ediyorum sabah kalkıp aç aç dışarı çıkmaktan. Ev halkı 
kimbilir yine nerde. Eve bi ekmek bıraksalar olmaz mıydı? O ekmeği bırakmış olmaları ne kadar 
önemliydi benim için biliyo musun? Hiçbir şey gelmiycekti başıma, eski hayatıma devam 
edecektim. Seninle hiç tanışmayacaktık. Öööööffff…
Dışarı çıktım, merdivenlerden zemin kata indim. Ve tam o sırada asansörün kapısı açıldı. Ayşen’in 
manyak annesi karşımda, o da markete gidiyo herhalde. Hızlı adımlarla arayı açtım. Girdim 
markete, ekmek bitmiş, o saate kalmaması doğal tabi. Bakkal bakkal dolaştım, uykum bile açıldı. 
En sonunda bayat mayat ayarladık bi tane. Yolda gelirken tam da onu düşünüyodum. Yani 
hayatımı zindan eden bu aileden nası kurtulucam diye. Ya gerçekten aslında iyi oldu doktor. İyi 
oldu kabul ediyorum, ama bende sevinecek kafa mı kaldı anasını satıyım? Hem zaten günah, 
belaya sevinilmez.
Apartmandan içeri girdim, bi yerlerden kadın konuşması geliyodu. Yine birileri birileriyle kavga 
ediyor diye düşündüm. Ama sesler birinci kattan geliyordu. Hiç aldırış etmedim. Asansörü 
çağırdım, daha doğrusu çağırmak için düğmeye bastım, çalışmadı. Aslında bizim ev ikinci katta, 
ama kavga eden karıların yanından geçmek istemedim. Tabi asansör bozuk olduğu için başka 
çaremiz yok. Dikkat ediyo musun, nası sistematik olarak bela çekiyo beni?
Birinci kata geldiğimde kimsenin kavga etmediğini farkettim, gürültüler asansörden geliyordu. 
Dışarıda iki karşı komşu, Fahrigül Teyze, bi de karşısında oturan kadın – her kimse - kapıyı 
açmaya çalışıyolar. Asansörün camı kırılmış. İçerde kim var dersin? Evet, Ayşen’in manyak annesi, 
artı Ayşen’in kendisi. Ayşen gözükmüyodu ama zırlamalarından içeride olduğunu belli ediyodu. 
Hala daha kurtulma şansım vardı, ama son şansımı da harcadım:
“Teyze uğraşma boşuna yine elektrikler kesildi herhalde, baksana ışıklar da yanmıyo zaten”
“Sen bi yukardan çağırır mısın çocuğum asansörü?” dedi teyze.
“Elektrikler kesikken nası çalışçak ki asansör?” dersin ama nah kafa kadında. İlla çıkacam o 
düğmeye basacam. E tabi ben de çıktım bastım, hiçbişey olmadı, indim aşağıya, “bastım bişey 
olmadı” dedim. “Olsun sen hepsini tek tek dene, bak kadıncağız fenalaşçak içerde” ne dersin ki? 
Gebersin, çok da umrumdaydı mı diycen? Elimde ekmek, çıkarsın üst kata üçe. Sonra dörde beşe. 
Salaklık bende kadının dediğini yapıyorum. Onuncu kata geldim…


Aşağıdan çook silik, belli belirsiz sesler geliyodu. Bağırış inleyiş panik falan, “dur yapma” gibi bi 
laf duydum bi de. Bi yandan da ağırdan alıyorum, kadın çeksin cezasını diye. O esnada elektrikler 
gelmiş. Ben nerden bilebilirdim ki? Bastım düğmeye… Sanki o düğme asansörün değil de çığlık 
makinesinin düğmesiydi. Bastığım anda yukarıya dalga dalga çığlıklar yükseldi. Ne olduğu 
hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Kat göstergesinde “5” yazıyodu. Aman tanrım, resmen aşağıda 
milletin üzerine kızgın yağ döküyolar, karılar yine sebepsiz birbirine mi girdi acaba dedim. “6”, alt 
katlardan kapılar açıldı. “7” çığıran insan sayısı artıyodu, şimdi bi de merdivenlerde koşan ayak 
sesleri duyuyordum. Bu arada sanki biri osurdu, ama etrafta kimse yoktu ki, ben de artık biliyorum 
hötümün “8” ayarını. Nası görüş alanımın dışındaki bi insanın osuruğu bu kadar kesif kokar “9” 
ki? Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Ve sonunda asansör geldi…
Kapıyı tuttum, çektim. Kapının açılmasıyla birlikte dalga dalga bir koku yüzüme rüzgar gibi çarptı, 
kafamı çevirmek zorunda kaldım. Hani seksen yaşında nineler olur ya, ayda bir giysi değiştirir üç 
ayda bir yıkanırlar, görüntülerinden önce kokuları girer görüş alanına, işte aynen öyle bi koku. 
Sonra.. sonra ayakkabılarımın ıslandığını hisettim. Yere baktım……. yerde… yerde… bir kan 
gölünün üstünde durduğumu farkettim. Kapının aralığından dışarıya kan akıyordu. Ve ben kapıyı 
açmış bulunmuştum! Zaten bişeyi hep önce yapar sonra düşünürüm. Ne geldiyse başıma bu 
aceleciliğmden dangalaklığımdan geldi! Olanı biteni farkedemeden ayakkabımın üstüne bişey 
düştü. Ne düşmüş diye yere baktım. Sen bakmaz mısın doktor? Ayağının üstüne bişey düşmüş, 
bakmaz mısın? Ben de öyle yaptım, baktım, anasını avradını s.ktiğimin yerine baktım. Tam bir 
saniye boyunca onun ne olduğunu anlayamadım. Ayağıma düşen Ayşen’in annesiydi. O baktığım 
şey de dildi. Dilini görüyodum, dişlerini görüyodum, yemek borusunu görüyordum, kıllara 
benzeyen şeyler de saçları olmalıydı. Yukarısı yoktu. Çenesinin üstü yoktu. Yemek borusundan 
oluk gibi kan süzülüp dilinin üstünden, dişlerinin arasından yere akıyordu. Biliyorum yaşamasına 
olanak yoktu ama… canlı gibiydi; elleri kolları bacakları, elektrik çarpmış gibi saçma sapan 
titriyordu. Sanki Nükhet Duru yere yatmış dans ediyor. Her titreyişinde kan biraz daha 
tazyikleniyor, sonra yavaşlıyor, sonra tekrar… Kimse bana kalkıp “ben kanı vahşeti severim” 
demesin. Anasını s.kerim! Sen dersen senin de ananı s.kerim. O vücuda tam iki saniye baktım, 
ambale olmuş olmasaydım hemen çekerdim kafamı, ama yeterince bakmıştım, kusmaya yeterince, 
hayatımın geri kalanına yeterince. Kadının üstüne kustum, midem boştu, safra kusuyordum, 
kusacak bişeyim yoktu, hava kusuyodum. Nefes aldıkça kokudan midem tekrar kalkıyor, tekrar 
hava kusuyordum. Arkamdan koşarak geldiler en sonunda. Hepsi yetmezmiş gibi bu sefer de 
çığlıklar başladı. Çığıran insanlar beni kendime getirdi. Ayağımı geri çektim. Ceset yere düştü ve 
dil yana sarktı. Kafası tam ağzından parçalanmıştı. Bu da mı bi işaret sence? Sabah akşam ölmesini 
istediğim biri sonunda ölmüştü, ve ben buna rağmen şoktan titriyordum. Elimde ekmek, 
tuttuğum yerden parçalanmış, yürüyerek ikinci kata indim, ki zaten o asansöre bi daha binmedim. 
Her katın camında şerit şeklinde kan vardı. Her kat hafiften kokuyodu. Veya bana öyle geliyodu. 
O ekmeği hiç yemedim. 
Sevdiğim biri olsaydı, sevdiğim birisi ağzından parçalanmış, beyni birinci katta dili vücudu onuncu 
katta aniden, lamba gibi ampul gibi üstüme düşseydi? İşte o zaman Ayşen gibi olurdum. Ben 
kesinlikle unutmuştum, ama o da o asansördeydi. Bir daha hayatı boyunca konuşmadı. Bense, şu 
fotoğrafa bak, bu iki sene önceki halim. Beş altı ay sadece ölmeyecek kadar yedim, ölmeyecek 
kadar uyudum. O günden sonra zaten hiç et yemedim. Keşke yaşadıklarımı anlayabilseydin, ne 
zaman cesaretlenip et yemeye kalksam eti ısırdığımda sanki o kadının cesedini çiğniyormuşum gibi 
geliyordu. Onun çiğ parçaları ağzımda dağılıyordu. 
Devamlı çizgi film, Şaban falan seyrediyodum, başka hiçbir şey kaldıramıyodum. Şaban biraz 
kafamı dağıtıyodu, ama er ya da geç gece oluyordu, kendimle başbaşa kalıyordum… Toplam tam 
on bir kilo verdim. Sen de bana yardım edemezsen zayıflıktan ölücem. 
Sonuç olarak, hep dilediğim şey gerçekleşmişti, ne yazık ki gerçekleşmişti. Şöyle bi laf vardır 
doktor bilir misin: “Care for what you wish, you just might get it” Bu arada belki ilerde bi 
zayıflama merkezi açarım, şok yöntemiyle garantili zayıflama…


Bok
Parti iyice sıkıcılaşmıştı. Aynı şarkıyı aynı gecede yedinci sekizinci kez duymuştu. Millet iyice 
kafayı bulmuş, mayışmış, sızmış, loş ışık altındaki bu sözde partide eğlenmek adına iyice damı 
dötü dağıtmıştı. Bir kız için... Bir kız için gelmişti bu kafayı kırmış keşlerin arasına. Bir kız için 
ama, o kızdan da bi atraksiyon görememişti. Minübüste unutulan çanta gibi kalmıştı ortada. Gece 
çoktan bitmişti, sabah olmuştu, tabi bunu o yarı karanlık odada sadece saate bakarak 
anlayabilirdiniz. Kızda da bi numara olmadığına göre, bu mayışıkları burada bırakıp evine 
gidebilirdi. Ayağa kalktı, yerde yatan, gözleri kapalı, suratları iki bütün limonu ıssıra ıssıra yemiş 
gibi ekşi tiplerin arasından akrobatik hareketlerle sıyrılıp mutfağa gitti. Ev sahibesine gitmek 
istediğini söyleyip çarpacaktı kapıyı. Mutfağa geldiğinde ise adı Yasemin olan, ve adının kesinlikle 
hiçbir önemi olmayan (sonuçta Yasemin’i de bir, Gülseren’i de) ev sahibesini Muratti’nin 
kucağında gördü. Anlaşılan kız atraksiyonu başkasına yapmıştı. Muratti’yi birkaç sene önceden 
tanıyordu ama herifin suratına birşeyler olmuştu. Hafif aşağıya sarkık gibiydi, neyse adam zaten 
keşin önde gideniydi, kimbilir ne tür bir uyuşturucuya takılıyordu. 
Kadınlar pişkin olur. “Kapıyı çalsaydın bari” lafını duyunca Garip’in gözü döndü. Yumruğunu 
bütün gücüyle sıktı ve aniden kapıya geçirdi. Yasemin haliyle sıçradı, Muratti bile o kendinden 
geçmiş haline rağmen irkildi. Geri döndü, kimlerin üstüne bastığına dikkat etmeden (ki onlar da 
üzerlerine basıldıklarının farkında değillerdi) kapıya kadar geldi, açtı, çıktı ve çarptı. “Nesi var 
bunun?” diye sordu Muratti. Yasemin suratıyla ‘bilmiyorum’ işareti yaptı ve küllükteki sigarayı 
aldı.
Temiz hava anında sinirlerini yatıştırmıştı. Güneş’in önünü bulutlar kesmişti ama yine de o 
gerizekalı evden çok daha aydınlıktı dışarısı. Derin nefes ala ala tren istasyonuna doğru yola 
koyuldu. Yolda dev bir alanın yanından geçti. Burası İzmir’lilerin iyi bildiği Konak Meydanı’ydı. 
Alana dev bir ekran kurulmuştu ve eğlence programı hala daha devam ediyordu. İnsanlar alanı 
tıklım tıklım doldurmuştu, çoğu yerde yatıyordu. 
Bir an durdu. Bu insanların derdi neydi acaba? Bir şeyi mi kutluyorlardı? Hah, doğru ya, yeni 
yüzyılın gelişini kutluyorlardı. Zaten partiye de bu yüzden gitmemiş miydi? Bir gezegen dolusu 
gerizekalı. Kimse çıkıp da söylemeyecek mi bu salaklara “Arkadaş yeni yüzyıla 2100’de değil 
2101’de giricez” diye? Bunları düşünüp kafasını daha da bozmak istemedi. Çevirdi suratını devam 
etti yoluna. Ama tabi ki şanssızlık peşini bırakmayacaktı. Sahilde bulunan istasyondaki tren, Garip 
yetişemeden hareket etti. İzmir’in medarı iftiharı kurşun tren. Parasını verdik, Japonlar gelip 
kurdular, çok gururluyuz. Japonya’da belki yüz yıldır kullanılan kurşun tren sistemi birkaç yıldır 
İzmir’lilere de hizmet veriyordu. Raylara tavandan bağlı olması onu çok süratli yapıyormuş. Süratli 
olduğu doğruydu; süratle kaçıp gitti.
Bir dahaki treni beklemek için istasyona tam girecekken iskeleye gelen vapuru gördü. Aslında 
vapurla seyahati pek sevmezdi ama evine bir an önce gitmek istediği için hiç düşünmeden yolunu 
değiştirip iskeleye girdi. Limandaki vapur gri renkli iri bir sürat motoruna benziyordu. Saatte yüz 
seksen kilometre yapabiliyordu, üstü kapalı ve basık olduğu için Garip hiç binmemişti vapura. 
Gişeye bilet almaya gitti.
“Hangi durak?”
“EVKA 28”
“1 Euro”
Vapurun bu kadar kazık olmasının sebebi Karşıyaka İskelesi’ne geldikten sonra servislerle 
yolcuları istedikleri yerlere bırakması olabilirdi. Ama yine de normal zamanda verilecek para 
değildi açıkçası. Garip evin hayalini kurarken vapur çoktan seyahatine başlamıştı. Hoparlörlerden 
devamlı “İzmir Vapur”un güvenliliğinden, hızından ve konforundan bahseden bir vatandaş geyik 
muhabbeti yapıyordu. Çok kısa bir süre sonra Karşıyaka’nın binaları görünmeye başladı. 
Karşıyaka binaları komple restorasyon altındaydı, plana göre bütün binalar siyah camdan ibaret 
olacaktı. Duvar yok, sadece siyah cam. Sağda kalan bina topluluğu (Garip’in baktığı yöne göre) 
restorasyonu tamamlanmış binalardı ve kapkara bir tetris oyununu andırıyorlardı. Sol tarafta ise 


bazısı yetmiş bazısı seksen bazısı yüz küsür yıllık binalar duruyordu. Arada ise kıvılcımlar çıkaran 
bir sınır vardı, kaynak makinalarının kıvılcımları. Siyah, gittikçe eski binaları içine alıyordu. Sahil 
bu haliyle yüzünün yarısı yanmış Terminatör’e benziyordu.
Vapur delirdikçe delirdi. Dev dalgaların üzerinden fırlayıp, yarım saniye havada kalıp denize hızla 
giriyordu. Her inişte vapurun yarısına yakın bir kısmının su seviyesinin altına girmesi gerçekten 
çok korkutucuydu. Çok yüksek bir dalganın üzerinden uçtuktan sonra öyle bir girdiler ki denize, 
Garip pencereden suyun altını gördü. Tabi vapur hemen kendini toparlayıp yüzeye çıktı ama 
Garip harbiden de tırsmıştı bu işten. Eve sağ salim varabilirse kesinlikle bir daha binmeyecekti bu 
vapur denen cenabete. Sonra tekrar düşündü, aslında korkacak bir şey yoktu, sonuçta bu vapurlar 
devamlı sefer yapıyordu, hiçbir zaman da kaza olmamıştı. Hoparlörlerden gelen vapurun 
güvenliliği hakkındaki muhhabete konsantre oldu ve kendi kendini korkmadığına inandırdı.
“Oh be ne kadar keyifli, aynı lunapark gibi” arkasına yaslandı ve korkmama işinin iyice bokunu 
çıkardı. Gerçi korkmamakta haklıydı, çünkü vapur Karşıyaka İskelesi’ne tek parça halinde 
gelmişti. Yolcular kemerlerini bağladılar, kapı açıldı ve koltuklar, üzerlerindeki yolcularla birlikte 
tek tek dışarı çıkıp belirtilen durağa doğru harekete başladı. İşin bu kısmı vapurdan daha 
korkutucuydu, koltuklar “hover” teknolojisiyle yere yakın bir şekilde uçuyorlardı. Motosiklete bile 
binmemiş olan Garip için saatte elli kilometre ile uçan bir koltuk çok fazlaydı. Ama o kendini 
korkmamaya şartlamıştı. Etrafına bakınıp manzaranın keyfini çıkarıyordu. Denizin kokusunu son 
kez içine çektikten sonra koltukla birlikte eski binaların arasına girdi.
İşte bu olmamalıydı. Restore edilmemiş binalara giriş yasaktı ve burada hiç insan yoktu. Garip de 
bunun farkındaydı ama yapabileceği bir şey yoktu, sonuçta koltuğu kontrol edemezdi.
“Yüz metre daha kestirme gitmek için nerelere sokuyolar adamı ya” diye düşündü. İki yanında 
kırık dökük binalar olan dar bir sokağa girmişti. Buradaki evlerin perili olduğuyla ilgili geyikler 
dönerdi hep gençler arasında, ama buraya gelen bir insanın altına sıçması için kesinlikle periye 
huriye ihtiyaç yoktu. Evlerin çoğu artık içinde yaşanamayacak durumdaydı. Keşke şu koltuk biraz 
daha hızlı olsaydı. İşin garibi; Garip gittikçe gevşiyordu, kendini “İzmir Vapur” servisinin güvenli 
teknolojisine bırakmıştı. Koltuğu haddinden fazla arkaya yatırdı ve Pazar sabahı çizgi filmi 
seyretme pozisyonunu aldı. Uyuyacakmış gibi bir hali vardı, hatta gerçekten de uyuyacaktı. Her 
şey yolunda gitseydi…
Hayatta her yol düzgün olmaz evladım. Engebeli, taşlı topraklı yollar da vardır. Hatta bu yollarda 
öyle kocaman taşlar olur ki, havada uçarak giden koltuğunun altındaki hover’a çarpar. Garip ne 
olduğunu anlayamadı ama onun da başına aynen böyle bir şey gelmişti. Arkasına yaslanmış 
yolculuğun keyfini çıkarırken koltuk aniden kontrolden çıktı, geriye doksan derece dönüş yapınca 
kafasını öyle kötü çarptı ki, hem ağzından hem burnundan kan geleceğini hissetti, ama iki yerden 
de hiçbir şey gelmedi. Gökyüzüyle bakıştılar, arkasındaki ve altındaki iticiler aynı anda çalışmaya 
çalıştığı için çapraz çapraz yukarıya yükseldi. Garibimiz koltukta bir sorun olduğunu anladığı 
zaman koltuk atlamak için fazla yükselmişti. Yine de emniyet kemerini çıkardı, ve bir saniye sonra 
üzerinde oturduğu kafayı tırlatmış alet evlerden birinin penceresine kafadan girdi. 
Yani girerdi, eğer sığsaydı. Koltuk pencereden sığmadığı için Garip camı kırarak içeri uçtu, koltuk 
ise dışarıda kaldı, çarpmanın etkisiyle shut-down olan şeytanın icadı deyyus, Garip’in başını derde 
sokmanın verdiği iç huzurla yere düştü ve paramparça oldu. Açıkçası parçaları etrafa dağılmış bir 
hover koltuk hurdası o sokakta pek de göze batmıyordu. Gelelim Garip’e. Bu duyguyu ilk defa 
yaşadığı için önce ağzında balgam var sandı. Biraz daha öksürüp ağzının içini iyice doldurdu ve 
sonra tükürmek için müsait bir yer aradı. Terkedilmiş bir evin üst katındaki bir oda, yerlerde sıva 
ve beton parçaları, ne olduğu belli olmayan kola kutusu gibi garip nesneler, her yer müsait 
olmalıydı. Odanın köşesine ağzını boşalttı, tahmin ettiği gibi kocaman bir kanlı balgam topağı 
tükürmüştü. Sonunda ağzından kan getirmeyi başarmıştı.
Etrafa bakındı, ilk olarak yerdeki garip nesnelere yakından göz attı. Kafasını yaklaştırınca odadaki 
kokunun kaynağını da keşfetmiş oldu. Yerdeki kola kutusuna benzeyen nesneler, üzerine limon 
sıkılmış çürük yumurta gibi kokuyorlardı. Koku burnundan içeri girip beynine ulaştığı anda başı 
dönmeye başladı. Gözlerini istemeden şaşı yaptı. Burnunu eliyle kapattı, bu şeyleri ellemek 


istemediği için ayağıyla biraz oynadı. Bir tanesinin içinden bir iki damlacık garip sarımsı bir sıvı 
aktı.
Kutuların üzerinde ‘radyoaktif’ işareti vardı.
İlginç olan, kapı sapasağlam ve yerli yerindeydi. Bunu, kapı tıklatıldığı zaman farketti. Biri kıçına 
çuvaldız batırmış gibi sıçradı. Kutuların üstüne basıp sendeledi, hatta sendelemekle kalmayıp 
içeride bateri çalınıyor gibi gürültü çıkardı ve kıç üstü yere oturdu. Çabucak ayağa kalktı, 
poposundaki ıslaklığı hissedebiliyordu. Pantolonunun arkasına bir parça sarı sıvı bulaşmıştı. 
Aldırış etmedi, kapıdan mümkün olduğunca uzaklaştı, mümkün olduğunca uzak demek pencere 
kenarı demekti. İkinci kattaydı. Aşağıya bakınca tek çıkışın kapı olduğunun farkına vardı. Kapı 
tekrar tıklatıldı. Garip’in dili damağı kurumuştu, buradaki evlerin perili olduğu gerçek olabilir 
miydi? 
“Kimse var mı?” diye sordu dışarıdan gelen bir ses. Böyle bir eve göre gayet normal bir sesti, 
zaten başka çıkış yolu da yoktu. “Amaaaan” kapının deliğinden dışarı baktı. Dışarıda zenci bir 
adam vardı. Kelli felli aklı başında bir adama benziyordu. Bill Cosby’nin kısa boylu şişman 
versiyonu diyebiliriz. Garip yine de bu işi kendi adı gibi garip buldu. Yavaş yavaş geri çekildi. 
Yüzü kapıya dönükken, sol tarafında bir pencere vardı, bu pencere binanın apartman boşluğuna 
bakıyordu. Gözünün akıyla, boşluğun karşı tarafındaki pencerede bir kıpırtıyı farketti, istem dışı 
olarak oraya baktı. Oradaki pencerede biraz önce görmüş olduğu zenci adamı gördü, bu sefer 
zenci de bizimkini görmüştü. “Hey!” diye bağırdı, sesi çok zayıf bir şekilde Garip’in kulağına 
ulaştı. Artık yapılacak başka bir şey kalmamıştı.
Kapıyı hızla açtı, kendisine doğru gelen çikolata renkli amcaya bir omuz atıp merdivenlerden 
aşağıya uçarak indi. Amca ne olduğunu anlayamadan duvara tosladı. Alt katta daha fazla aşağıya 
inen merdiven bulamadı, çünkü merdiven yolu yıkılmış tavan yüzünden kapanmıştı. Rastgele bir 
yöne koştu, bu yön merdivenlerden inen birine göre sağ taraftı. Bir koridordaydı, burada sekiz-on 
tane kapalı oda kapısı vardı. Bir evden çok harap olmuş bir oteli andırıyordu burası. Koridorun 
ucuna geldi, orada da ahşap bir kapı vardı, kapının üstünde de yumruk kadar bir delik. Kafasını 
eğip delikten içeri baktı. İçerde tepkisizce oturan adamı gördüğü anda adam da onu gördü, görür 
görmez de ayağa fırladı. Garip geri geri yürümeye başlıyordu ki havalı bir zıpkın veya bir filin 
hapşırması gibi bir ses duydu. Aynı anda kapıdaki deliğin yanına küçük bir delik daha açıldı. 
Arkasını dönüp depar atmaya başladı. Daha iki saniye geçmeden, her panik halindeki insanın 
yapacağı gibi, yerdeki kaygan bir şeye basıp yüzüstü yere yapıştı (tahmin edin o kaygan şey neydi). 
Adamla konuşup kendini acındırmaya çalışmaya karar verdi, yüzünü adama çevirdi. Adam bir 
taraftan yürüyor, bir taraftan da iki saniyede bir ateş ediyordu, Allah’tan mermilerin hiçbiri Garip’e 
yaklaşamamıştı bile, adamın yüzünü ilk defa gören Garip, bu kötü nişancılığın sebebini direkt 
anladı.
Herifin gözleri kör gibiydi, aslında körden de öteydi. Gözleri hareket etmiyordu, nesneleri görmek 
için gözlerini değil kafasını oynatıyordu, ve bunda da pek başarılı değildi. Bu ucubenin özürü, 
Garip’in ömrünü sadece bir iki saniye uzatabilirdi, çünkü birazdan ıskalayamayacak kadar 
yaklaşmış olacaktı. Tam o sırada, ucubeyle koridorun sonundaki odalar arasında kalan yerde bir 
kapı daha açıldı. Dışarıya bir adam daha çıktı ve yaklaşık aynı zombi hızında bir numaralı 
ucubenin arkasında yürümeye başladı. Bir numaralı adam yeterince yaklaştığına karar verince 
durdu, silahını Garip’e doğrulttu. Garip can havliyle ayağa kalkmaya çalışırken tekrar kaydı ve yere 
sert bir şekilde oturdu. Aynı anda silah sesleri duydu, canının acıması gerekirdi ama acımıyordu, 
iki numaralı adam - ki onun da gözlerinin aynı şekilde olduğu anlaşıldı - önündekini kurşun 
yağmuruna tutuyordu, kurşunlardan ikisi veya üçü ucubeye isabet etti. Ucube arkasına döndü…
“Beni neden vurdun????” dedi ve yere yığıldı. Demek bunlar insan gibi konuşabiliyorlardı. Ama 
sanki özürlüler okulunda konuşan iki spastik gibiydiler. Cinayeti işleyen iki numaralı ucube (artık 
ona da ucube diyebiliriz) ağlamaklı bir halde: “Beni bu boka sen alıştırdın” dedi, silahı kafasına 
doğrulttu. Son bir fil hapşırığı sesiyle kafasının diğer tarafındaki kulak patladı ve koyu kırmızı kan, 
sanki biri ağzına doldurmuş da bütün gücüyle püskürtüyormuş gibi duvarı boyadı. O da yere 
yığıldı, ama kulak hala duvardaydı.


Cesetler Garip’in yeterince yakınındaydı ama en azından onlara dokunmuyordu. Ellerinden destek 
alıp yavaşça ayağa kalktı, meğer ne kadar da kolaymış ayağa kalkmak. Bu tarafta bir çıkış 
olmadığını farkettiği için diğer tarafa yöneldi, merdivenin yanından geçti. Diğer tarafta bir koridor 
yoktu, tek bir kapı vardı, ve açıktı. “Bakalım buradan ne bok çıkacak” dedi sesli olarak kendi 
kendine. İçerisi çok geniş bir odaydı. Bir otel odasının kral dairesi gibi, ama nerenin kralı, orası 
tartışılır. Oda otelin geri kalanından beterdi, sanki üzerinden yedi-sekiz şiddetinde bir deprem 
geçmiş ve o haliyle kalmıştı. Giriş holünde ise… normal hayatta görse çığlık çığlığa kaçacağı, belki 
de oraya kusacağı veya bayılacağı bir bela daha onu bekliyordu: oturmuş halde duran bir ceset. 
Kafası öne eğilmiş olduğu için yüzü görünmüyordu. İki eliyle o kola kutularından birini sıkıca 
tutmuş, biberon gibi ağzına dayamış ve o şeklide ölmüştü. Kutuyu ağzına değil de, ağzını kutuya 
dayamış desek daha doğru olur aslında. Ayrıca karnının yan tarafına demir bir plaka girmişti, kartlı 
telefonlardan iade edilen kartlar gibi sarkıyordu vücudundan. Plakanın girdiği yerden bol bol kan 
akmıştı ve yerde kurumuştu. Temkinli bir şekilde bir adım daha attı ve kutunun üstünü okumaya 
çalıştı. 
Şimdiye kadar ne olacağını tahmin ediyorsa olmuştu, sanki müneccim boku yemiş gibi, o yüzden 
bu sefer gafil avlanmadı. Ceset nefes almaya başladı. Demek ki ceset değildi, Garip hiç 
beklemeden ve bir saniye bile düşünmeden elindeki silahı mahlukata doğrulttu ve kurşunları 
saydırmaya başladı. Filin burnuna karabiber üflemişlerdi, aynı ses on kere arka arkaya duyuldu. 
Hemen hemen her kurşun isabet etti, mermilerin girdiği yerlerden çok zayıf, sicim gibi kan 
sızıyordu, yaşayıp yaşamadığı belli olmayan mahlukta ise en ufak bir tepki yoktu. Tek fark, artık 
nefes almıyordu, eğer canlıysa bile ölmüştü ve Garip katil olmaktan hiç de rahatsız değildi.
Kurşunlar bittikten sonra bir an durakladı ve eline baktı. Elinde bir silah vardı. Silah eline nereden 
gelmişti acaba? Arkasına baktı, zar zor görülen iki zombi biraderin yattığı yere. Doğru ya, silahı 
yere düşen adamların birinden almıştı, ama hangisi olduğunu hatırlayamıyordu. Sonra tekrar 
düşündü, öndekinden almıştı, çünkü onun üzerinde kan yoktu.
“Anneyle babaaağğğğğğ, kardeş olmazmış derleeeğğğğrrr…
Anneyle babaaağğğğ, ağşık olmazmış derleeer….
Anneyle babaaa….”
Garip’in kasları bir anda boşaldı. Kendini zor toparlayıp, beyninin verdiği komutla bacak kaslarını 
kasıp ayakta kalmayı başardı. Bu on yıllık türküyü söyleyen o olamazdı. Ne yazık ki arkasını dönüp 
bakmak zorundaydı, başka çaresi yoktu. Evet oydu. Ayağa kalkmıştı, artık yüzü de görünüyordu. 
Yüzünün sağ tarafı komple belki bir karış aşağı sarkmıştı. Sağ göz nerdeyse yanağının olması 
gereken yere gelmişti, tabi yuvasından çıktığı için o gözün görmesi imkansızdı. Sadece bir kaç lif 
sinirle göz yuvasına bağlıydı. Göz yuvasının olması gereken yerin üstünü de kaş kapatmıştı. 
Yüzünün sol tarafı ise, burunla birlikte sağ tarafın içine girmişti. Sağ elinde pompalı tüfeğe benzer 
bir şey tutuyordu, yalnız, bu “şey” pompalı tüfeğin ağabeyi gibiydi, hani öyle bir ağabeyiniz olsa 
istediğinize yamuk yapabilirsiniz. Adam durmadan aynı nakaratı tekrar tekrar söylüyordu, eğer 
canlı bir varlıksa hiç kimsenin hayattan bu kadar bezmiş bir sesi olamazdı, ve eğer zombi diye bir 
şey olsaydı, sesi kesinlikle bu şekilde olurdu.
Bu koridorlarda yürüyerek gitmek ona nasip olmayacaktı, yine koşuyordu. Gayet anlamsız sözler, 
acaba gerçekte de böyle miydi şarkının sözleri? “Anneyle babaaaaaa…” Kafasının hemen 
yanından ıslık çalarak bir şey geçti ve yedi-sekiz metre ötede duvar aniden havaya uçtu. Patlama o 
kadar güçlüydü ki duvar artı tavanın bir kısmı çökmüş, koridoru kapatmıştı. Başka çaresi 
kalmamıştı, merdivenlere dalıp tekrar yukarı çıktı. Sanki bilgisayar oyunuymuş gibi, üst kattan 
sorumlu zenci, Garip’in ilk girmiş olduğu odadan dışarı çıktı. Alt kattan gelen türkü sesleri giderek 
yaklaşıyordu.
“Bir dakika dinler misin?” zenci yine onunla konuşmaya çalıştı ve yine kenara itildi. Garip hiç 
durmadan merdivenleri tekrar çıktı. O daha bir üst kata varamadan şiddetli bir sesle yerin 
titrediğini hissetti. Alt katta zencinin parçaları dört yana dağılmıştı ve yıllarca da o şekilde 
kalacaktı. Yerdeki kara bir kolun üzerine iri bir ayak indi. Yaratık, zenci abinin parçalarına basa 
basa diğer merdivenlere yöneldi ve tekrar yukarı çıkmaya başladı. Garip’in bulunduğu kat tek bir 


odaydı, ve tek bir kapı vardı. İçinden ne çıkacak diye düşünmekten çoktan vazgeçmişti, kapıyı 
direkt açtı. Çatıya gelmişti. Dışarı çıktı, çatının üstünde koşar adım gezinmeye başladı. Etrafına 
baktı, canlı bir şeyler aradı. Ama sadece beton vardı. Üzerinde bulunduğu türden bir sürü bina, 
hepsi o kadar. Uzakta ise restore edilmiş kapkara binalar, bir kaç gün sonra üstünde bulunduğu 
bina da siyah tarafından asimile edilecekti.
“Anneyle babaaağğğğğğğ…. kardeş olmazmış derleerrrr….
Anneyle babaaağğğğğ……”
“O” da kapıdan çıkmıştı, Garip’in kaçabilecek yeri kalmamıştı. Çatıdan aşağı baktı. Bir kaç adım 
ileride çatının kenarından demir bir boru, çatıya dik olarak dışarıya uzanıyordu. Büyük ihtimalle 
tahliye borusuydu ama bu kadar uzun olması biraz garipti. Boruya paralel olarak da biraz aşağıda 
başka bir binanın çatısı vardı. Profesyonel bir cimnastikçi boruda sallanarak kendini karşıdaki 
binaya fırlatabilirdi. Garip cimnastikçi değildi, sadece biraz futbol oynardı o kadar. Ama yine de 
denemek zorundaydı, kafasında canlandırabildiğine göre hayata da geçirebilirdi. 
“Anneyle baaabbaaa….” Nedenini bilmeden aniden eğildi. Şiddetli bir patlama sesinden sonra 
sağına, karşıdaki bir binaya baktı. Binanın duvarında dev gibi bir delik açılmıştı. Ayağa kalkıp 
borunun olduğu noktaya koştu. Eğildi, iki eliyle demir boruyu tutup kendini aşağı bıraktı. Sonra 
elleriyle boruda ilerlemeye başladı. Bir anda aklına bunu başaramayacağı geldi. Beden eğitimi 
dersinde çok denemişti, bara tutunarak yürüyemiyordu, düşüyordu, şimdi de düşecekti, ölecekti. 
Ama bunları düşünürken çoktan borunun sonuna gelmiş olduğunu farketti. Gitmek istediği 
binaya doğru döndü, kendini ileri geri sallamaya başladı. Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya 
uymamıştı, bina atlamak için göründüğünden daha da uzaktaydı. “Beceremiycem” dedi. Soluna 
baktı, herifin kafası, görüş alanını kapatan saçağın üzerindeydi, ve ilerliyordu, birazdan tüm 
vücudu görüş alanına girecekti. Belki o kadar vakti bile olmayacaktı. Aşağıya baktı, iki kat aşağıda 
tahtadan bir iskele gördü. Kolu bacağı kırılacaktı, belki de ölecekti, her halükarda ölecekti. 
Kendini aşağı bıraktı. Bıraktı bırakmasına ama, düşmedi. Çünkü bu sefer de saatinin titanyum 
kayışı borudaki ufak bir kaynak çıkıntısına takılmıştı. Can havliyle çırpınıyordu, ama artık çok 
geçti. İstemeden soluna tekrar baktı, mahlukun tek elle tuttuğu o dev gibi silahın kapkara deliği 
yüzüne çevrilmişti. 
“Kardeş olmazmış derleeeğğğğrrrr…” nedendir bilinmez silah tutukluk yaptı. Mahluk silahı 
yüzüne çevirip oynamaya başlayınca Garip de hayatın meğer ne kadar tatlı olduğunu düşünmeye 
vakit ayırmadan kendi işine döndü. Diğer elinin yardımıyla zar zor saatinin kayışını açtı ve 
çivileme dalış yaptı. Havadayken “acaba hangi kemiklerim kırılacak” diye uzuuun uzun düşündü. 
Tahta iskeleye geldiği anda iskele parçalandı, Garip hala düşüyordu. Çok geçmeden yere kavuştu, 
inanılmayacak şekilde yumuşak bir iniş yapmıştı. Yukarı baktı. Bir kulübenin içindeydi, iskele 
sandığı şey aslında o kulübenin çatısıymış. Ayağa kalkar kalkmaz başını eğdi ve kustu, içerideki 
koku kesinlikle dayanılmazdı, üst kattaki odada bulunan limonlu çürük yumurta kokusu burada da 
vardı ama, bilmemkaç ay kapalı kalmış bir odada bu koku insanı kesinlikle öldürebilirdi, nefes 
almamaya çalışarak kapıyı buldu ve açtı, Güneş ışınları içeri girdi. Kendini dışarı attı. Nefes almak 
muhteşem bir olaydı, şimdiye kadar bunu da hiç farkedememişti. Tam kendine gelecekken bu 
sefer de, sanki görünmez bir adam Garip’in hemen yanında mayına basmış gibi toprak patladı. 
Etraf toz dumandı, kumdan başka hiçbir şey görünmüyordu. Çatıdan zayıf bir “türkü” sesi 
geliyordu. Çaresiz tekrar kulübeye girdi. Maalesef neyin üzerine yumuşak iniş yaptığını gördü…
İçeride üstüste yığılmış cesetler vardı. Vücut tepesinin ortasında kendi düştüğü yerde bir çukur 
açılmıştı. Çukur kısa sürede kanla dolmuştu. Kendi üstünde de kan vardı. Bu zavallılardan hala 
kan çıkabildiğine göre yeni ölmüş olmalıydılar. Bu görüntüyü, eğer sağ kurtulursa, hiç bir zaman 
unutamayacaktı, o yüzden keyfini çıkarmalıydı. Etrafta aynı kutulardan belki yüz tane vardı. Hepsi 
de boştu. Vücutlar ölmeden önce asit havuzuna atılmış gibiydi. Ama giysilerinde bir sorun yoktu. 
Bu adamlar, kadınlar, küçük çocuklar, giysilerinin içinde erimişti sanki. 
Biri kıçına parmak mı attı? O öyle sandı ama bişey burnunu, Garip’in pantolonun arkasındaki sarı 
sıvıya dayamaya çalışıyordu. “Hasssiktir!!” diye şuursuzca küfredip (küfürü sevmeyen bir insandır 


kendisi) ne olduğuna bakmadan bir iki adım ileri sıçrayıp güvenli mesafeye gelince arkasına baktı. 
Kafasını biraz eğdi.
“Boyım mı abi?”
Görmekte olduğu o manzara bile Garip’e gerçekleri anlatamayacaktı. O sadece, ortada bazı garip 
şeylerin döndüğünü anlamıştı, o kadar. Mesela o kutuların radyoaktif atık olduğunu, Fransa’nın o 
atıkları hiçbir ülkeye sokamadığını, ama Türkiye’ye parayla sattığını bilemezdi. Tüm ülkede 
müptelasının sayısı milyonlara ulaşan ve artık sokak çocuklarına özgü bir mal olmaktan çıkan tiner 
ve balinin yerini aldığını. Adının “bok” olduğunu çünkü ishal boku andırdığını ve öyle koktuğunu. 
Bu boktan bir kere çekmeyi becerebilenin sağdan soldan bir şekilde satıldığı yeri öğrenip, bu bina 
gibi yerlerde hayatının geri kalan birkaç yılını geçirdiğini. Radyoaktif maddenin etkisinden dolayı 
derinin önce yavaş yavaş sarktığını, sonra vücudun gittikçe deforme olduğunu. Çok kuvvetli bir 
halüsinojen olduğunu ve tamamen kendi boktan dünyalarını yaratmış müptelalarının, tiplerinin 
kaymış olduğunun farkına bile varamadığının. Bokun inanılmaz bir sektör olduğunun ve polisin 
bile kontrolünden çıktığının. Avrupa ülkelerinin Türkiye’deki bok mafyasına para ve silah yardımı 
yaptığının. Köşeye sıkışan büyük şehirlerin, “Dikerim lan insan haklarını, insanlık elden gidiyor” 
düşüncesiyle bütün eski binaları dev bir projeyle, içindekilerle birlikte tamamen yokedip yerine 
süper modern ve güvenli, neredeyse sıkıyönetim derecesinde güvenli binalar inşa ettiğini… 
Bunların hiçbirini bilemezdi. Ayrıca o zenci adamın kim olduğunu ve orada ne yaptığını da hiçbir 
zaman öğrenemeyecekti.
Her gün kaybolan onlarca insanın nereye gittiğini tahmin edebilirdi belki, eğer kafasını 
toparlayacak vakti olsaydı. Ama yoktu. Çünkü hala, çıkışı kapatan, yani muhatap olunması gereken 
bir şey vardı. O şey, tipinden arta kalanlardan anlaşıldığı kadarıyla bir çocuktu. Yüzü tamamen 
akmıştı. Yüzünün kasları gözüküyordu, ama onlar da mikroptan iltihaptan yer yer kararmıştı, hatta 
bazı bölgelerde mantar üremiş olduğu açıkça görülüyordu. Kulaklarının olması gerektiği yerde 
sadece delikler kalmıştı. Dudakları yoktu, dişleri açıktaydı ve onların da yarısı yoktu. Göz topları 
iğreti de olsa yerinde duruyordu, ama işe yarıyor mu yaramıyor mu belli değildi. Sağ elinde bir 
boyacı fırçası vardı…
Tam o sırada Garip, çocuğun kulağından çıkan kurdu görünce, çocuğa iyilik yapması gerektiğine 
karar verdi. O mesafeden bütün hızıyla koştu ve çocuğun göğüs kısmına bir “tam vole” geçirdi. 
Tekmenin isabet ettiği yerden komple parça koptu, bu parça sağ göğüs ve arkasında olan her 
şeydi. Darbenin etkisiyle uçan çocuğun, yere düşünce, zaten desteğini kaybetmiş olan sağ kolu da 
koptu. Garip ayakkabısına baktı, üzerinde çürümüş et ve giysi parçaları vardı. Çocuğun üstünden 
atlayarak kapıdan dışarı çıktı, çocuk hala kıpırdıyor muydu? Bu kadar süre sonra belki yukarıdaki 
türkücü manyak vazgeçmişti, hatta belki de o zombi beyniyle olanı biteni unutmuştu.
Dışarısı toprak zeminli bir park yeri gibiydi, etrafta hurda olmuş arabalar vardı. Mekanın etrafı 
tahtadan çitlerle kapatılmıştı, ama arabalar girmiş olduğuna göre mutlaka bir çıkışı olmalıydı. 
Kafasını arabalardan birine çevirdi, acaba bunların içinde...
“Anneyle babaaaağğ, kardeş olmazmışşş derlerrr” 
“S.ktir ama ya!” Garip topalladığı halde depara kalktı, bakmış olduğu araba ise, bir saniye sonra 
gökyüzündeydi, yine Hollywood’vari bir patlamayla havaya uçmuştu. Bir kaç saniye sonra diğer 
bir arabanın üstüne düştü. Garip bir şeyler yapmalıydı, açık alanda resmen kabak gibi bir hedefti. 
Vurulmamak için zigzag çizerek koşmaya başladı. Bu hali gerçekten de, arkasına komik bir müzik 
konularak “amatör kamera salaklıkları” programında bir numara olacak bir haldi. “Aşık 
olmazmışş….” Çok yakınında bir araba daha patladı. Bu sefer Garip o kadar da şanslı değildi. 
Patlamanın etkisiyle fırlatılmış ve yere düşmüştü. Zaten ilk düşüşün etkisinden ayağı sakatlara 
gelmişti, ayrıca hiç durmadan koşmak onun gibi birisine inanılmaz koymuştu. Artık ayağa 
kalkacak hali yoktu. Patlama çok büyük bir zarar verememişti ama, ayağa kalkmak için gereken 
güç onda kalmamıştı. Sürünerek hurdalardan birinin yanına gitti “Anneyle babbaaağğğ….” İki 
eliyle hurdayı tutup dinlene dinlene ayağa kalktı. “kardeş olmazmışşş derleeeğğğğğ” Arkasını 
döndü, o iğrenç yaratık (saç stili gerçekten iğrençti, demek normal bir insanken de pek yakışıklı 


değildi) Garip’in iki metre uzağındaydı. “Anneyle babaaaağğğ…” Silahını Garip’in yüzüne son bir 
kez doğrulttu.
“Aşık olmazmış derleeeeğğğrrrrrr……..”
Silahın tekrar tutukluk yapması için dua etti.
Karagöz
Hepimizi teker teker öldürüyorlar. Nereden ve ne zaman geldiklerini hiç birimiz 
bilmiyoruz. Ben doğduğumda buradaydılar, babam doğduğunda da öyle. Büyükbabamı zaten 
tanıyamadım çünkü yaşlanana kadar yaşamamıza izin vermiyorlar. Bizden çok daha zekiler, çok 
daha güçlüler. Onları yenmek bi yana, onlardan bir tanesini öldürecek güce bile sahip değiliz. Ne 
diyorum ki ben? Biz onları yenmeyi düşünecek zekaya bile sahip değiliz. Böylesine gelişmiş 
yaratıkların neden barış içinde yaşamak istemediklerini bir türlü anlayamıyorum. Biz hiçbir zaman 
onlara zarar vermek istemedik. Bıraksalar kendi halimizde kendi dünyamızda yaşayacağız. Ama 
bırakmıyorlar…
Sadece bir tanesi hepimizi kontrol etmeye yetiyor. Bir de onun küçük yardımcısı tabi. Küçük 
dediysem, yaklaşık bizim boyumuzda, ama tam bir canavar. Koccaman sivri dişleri, korkunç bir 
yüzü var. Altımıza sıçmamız için onun bir bakışı, bir kükremesi yetiyor da artıyor. Bir gece biz 
uyurken hepimizi parçalayacak diye çok korkuyoruz. Yani korkuyorduk, ama artık benim 
korkmama gerek kalmadı…
Senede bir kere, bu gelişmiş yaratıklardan oluşan bir grup, başka diyarlardan bizi ziyarete gelir. 
Geldikleri zaman da içimizden beğendiklerini alıp götürürler. Genellikle çocuğu olanları seçerler, 
çünkü onlar üreme görevini tamamlamıştır; neslimizin tükenmemesine de çok dikkat ediyorlar. 
Geride kalanlar ise götürülenlerin başına neler geldiğini asla öğrenemez. Bu sene… bu sene ben 
de götürülenler arasındaydım. İçlerinden beyaz tüylü olan birisi, hepimizi tek tek inceledikten 
sonra beni işaret etti. Direnmenin kesinlikle faydası yok. Güçlü oldukları gibi, ellerinde de silahlar 
var. Sırtına vurdukarı zaman arı sokmuş gibi canın yanar. Biliyorum, çünkü bana da birkaç kere 
vurdular. 
Önce dört yanı kapalı bir yere tıktılar beni. Duvarlar benim boyumdaydı ve tavan yoktu. Atlayıp 
kaçmayı denedim ama hiç şansım yoktu, sıkıca bağlanmıştım. Çok garip bir yerdi… Bulunduğum 
mekan durmuyor, yerin üzerinde hızla hareket ediyordu. Aradan ne kadar geçti bilmiyorum ama 
sonunda durduk. Beni bu havadar hücreye tıkanlar tekrar belirdi. Neye mi benziyorlar? Boyları 
bizim iki katımız diyebilirim. Her bireyin gövde kısmı, bacakları diğerlerinden farklı, farklı renkler, 
farklı desenler. Yürümek için kullandıkları iki ayakları var, kocaman ve tek parça halinde. Onlar da 
farklı renklerde ama en çok siyah ve kahverengi. Çok garip sesler çıkarıyorlar, belirli bir inlemeleri 
yok. İnanılmaz derecede karmaşık bir dilleri var; kendi aralarında rahatlıkla iletişim kurabiliyorlar. 
Ne yerler, ne içerler, nasıl ürerler (üreme organlarını da göremedim), tuvalet ihtiyaçlarını nasıl 
giderirler, tuvalet diye bir ihtiyaçları var mıdır, en ufak bir fikrim yok.
Beni dışarı çıkardılar, bu sefer zorla değil, içeride başım dönmüştü. Belki ellerinden kurtulurum 
diye kendimi dışarı attım, ama imkan yok, çok güçlüler. Uzuvlarıyla seni bir kavradılar mı, istersen 
geberene kadar tepin. Biri seni sıkıca kavrıyor, diğeri de arkadan ittiriyor, bu şekilde canları nereye 
isterse götürürler seni.
Artık biliyordum götürülenlerin gittiği yeri. Tahmin ettiğim gibiydi. Benim gibi yakalanmış bir 
sürü zavallı, bahçeye benzeyen, dev gibi bir yerde toplanmıştı. Etrafta, içinde buraya geldiğim 
şeylerden bir sürü vardı, yanyana sıralanmış, hareketsiz duruyorlardı. on - on beş kadar vardık. Hiç 
kimseyi tanımıyordum. İkişer üçer gruplar halinde bahçenin köşelerine bağlanmıştık. Yanımdaki 
hariç kimseyle tanışma şansı bulamadım. Karagöz buraya dün getirilmişti (ben ona Karagöz 
diyordum çünkü sağ gözünün etrafında siyah halka şeklinde leke vardı). Başımıza gelecekleri 
biliyordu, çünkü ben gelmeden biraz önce bir tanesinin… işini bitirmişlerdi. Ona çok ısrar ettim, 
ama ne olduğunu anlatmak istemedi. “Önce gökyüzünden, nereden geldiği belli olmayan uluma 


gibi bir ses duyacağız. İşte o zaman başlayacak. O zaman sıra sana gelene kadar bol bol görme 
fırsatın olacak.” dedi. Tek bir şeyi merak ediyordum:
“Ölecek miyiz?” dedim.
“Ha ha ha, emin olabilirsin.”
Akşam olmuştu. Hala daha böyle bir şeyin olacağına inanamıyordum. Bize o kadar iyi 
davranıyorlardı ki. Her birimizle tek tek ilgileniyorlardı. Bize istemediğimiz kadar yemek ve su 
verdiler. Yatacak yerimizin rahat olması için ellerinden geleni yaptılar. Bir ara etrafıma bakındım. 
Sayıları çok fazlaydı, neredeyse bizim kadardı. Bir tanesiyle bile başa çıkamadıktan sonra… 
Niyetlerinin kötü olmamasını umuyordum. Belki de aramızdan bir asi çıkmıştı ve onu öldürmek 
zorunda kalmışlardı, olamaz mıydı yani?
Hayır olamazdı. Ertesi sabah pis bir koku ve inlemelerle gözlerimi açtığım anda bunu farkettim. 
Olanları yine kaçırmıştım, ama kalıntılar ortadaydı. Çok yakında değildi ama ne olduğunu 
görebiliyordum. Orada kocaman, kıpkırmızı bir su birikintisi vardı. Hemen Karagöz’e döndüm. 
“Ne oldu?” dedim. Cevap vermedi. Bakışları iyice aptallaşmıştı. Olanlara ben hariç herkes şahit 
olmuştu. İnleme sesleri kimden mi geliyordu? Herkesten. İnlemeler, çığlıklar, sonunda herkesin 
gözü açılmıştı, olacakların farkına varmışlardı. Bizi bu cehenneme getirmiş olan yaratıklar, kova 
gibi kaplarla hızla bir yerlere gelip gidip duruyolardı. Nereye gittiklerini merak ettim, bir tanesini 
gözlerimle takip etmeye çalıştım. Kocaman duvarları olan bir yerdi, tam olarak ne olduğunu 
anlayamadım, çünkü kafamı kaldıramıyordum.
Bir ara yaratıklardan ufak olan bir tanesinin ayağı takıldı ve yere düştü. Onunla birlikte, iki uzvuyla 
birden tutmuş olduğu kova gibi kap da düştü. Kabın içindekiler dışarı çıktı, içinde ne olduğunu 
gerçekten merak ediyordum, ama görünce de bir anlam veremedim. Yumuşak yumuşak şeyler. 
Size nasıl anlatayım? Ben o kadar zeki değilim ki, hem böyle şeyleri daha önce hiç görmemiştim. 
Yalnız bir de o kırmızı sulardan aktı kaptan dışarıya. Bu suların ne işe yaradığını, ve nereden 
geldiğini merak etmeye başladım bu sefer de.
Meraklı olmaktan nefret ediyorum. Şoktan hala çıkamamış Karagöz’e tekrar döndüm. Onu 
konuşturmak zorundaydım:
“Bu kovadan dökülenler ne? Lütfen söyle. Sen biliyorsundur. Yalvarıyorum. Ne olursa olsun 
bilmek istiyorum. Eğer dediğin gibi öleceksek, başıma gelecekleri bilmeye hakkım var.”
“Onlar senin içinde bulunan şeyler.” dedi. Kısa bir süre durakladı. “Üzerine çöktükleri zaman ne 
olduğunu anlaman için uzuun uzuun vaktin olacak. Hemen ölmeyeceksin. Ölümünü mümkün 
olduğu kadar uzun ve acılı yapacaklar. Bizden bu kadar nefret ettiklerine göre eminim atalarımız 
onlara çok kötü şeyler... Hayır, olamaz…” 
Bize geliyorlardı. Konuştuğumuzu anlamışlardı sanırım. Bizim dilimizi bildiklerini bilmiyordum. 
İki kişiydiler, birisi beni buraya getiren beyaz tüylü yaratıktı. İkimizden birini götüreceklerdi. 
Karagöz’e yöneldiler. Karagöz dehşetle geri kaçmaya çalıştı ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. 
Çok sıkı bağlanmıştı. Siyah ve seyrek tüylü olan çevik bir hamleyle onu yakaladı. Başından tutup 
yere yatırdı. Diğeri daha yavaş ve sakin bir şekilde yanına geldi, elinde parlak bir şey vardı. Önce 
ipini çözdü, sonra üzerine çöktü. Gözlerini bağladı. Biraz önce çözmüş olduğu iple de ayaklarını 
bağladı. Karagöz başına geleceklerden haberdar, çaresizce çırpınıyor, bağırıyordu. Beyaz tüylü 
yaratık ise gayet sakin, yumuşak bir ses tonuyla Karagöz’e bir şeyler anlatıyordu. Belki de onunla 
iletişim kurmaya çalışıyordu. Diğeri çenesinden kavrayıp kafasını yukarı kaldırırken, Beyaz Tüy 
elindeki parlak şeyi Karagöz’ün boynuna yaklaştırdı. 
Sonra ağır ağır kesmeye başladı. Karagöz’ün boynundan dışarı kırmızı sular geliyordu. Kesmeye 
devam ettikçe kafası daha da geriye geliyor, akan suların şiddeti daha da artıyordu. Hep aynı değil, 
bir hızlı, bir yavaş, bir hızlı, bir yavaş. Karagöz’ün kafası artık o kadar geriye gelmişti ki, arkadan 
kafasını tutan Siyah Tüy’le gözgöze geldi. Sonra kesmeyi bir ara durdurdular. Karagöz hala 
çırpınıyordu. Serbest olan ayağı şuursuzca hareket ediyor, sağa sola çarpıyordu. O kırmızı su 
birikintisinin nasıl oluştuğunu şimdi anlamıştım. Akan suyun şiddeti azalınca, kesmeye devam 
ettiler. Kafası tamamen kesildiği zaman hareket etmeyi de bırakmıştı. Ayaklarını çözdüler. 
Kafasını kırmızı gölün ortasına koydular, vücudunu ise bacaklarından kaldırıp bir yere götürdüler. 


Karagöz’ün gözleri hala açıktı. Gayet sakin bir şekilde bana bakıyordu. Gayet sakin. Diğerleri mi? 
Onlar susmuştu. Az önce gördüklerini unutmuşlardı. Sıra onlara gelene kadar da 
hatırlamayacaklardı. İşte bu yüzden kaybetmeye mahkumduk. Biz gerçekten de ölmek için 
doğmuştuk. Az ilerde Karagöz’ün vücudunu görüyordum. Ayaklarından ters bir şekilde asılmıştı, 
karnı ise açılmıştı. Yaratıklar uzuvlarını içeri sokup, dışarıya önceden görmüş olduğum yumuşak 
şeyleri çıkarıyorlardı. Bahçenin başka köşelerinde, başka başka katliamlar devam ediyordu. Havada 
ağır bir koku vardı. Bir ufaklık gelip, Karagöz’ün kafasını boynuzundan tutup götürdü. Beyaz 
Tüy’le Siyah Tüy işlerini bitirmişlerdi.
Biliyorum, artık sıra bende…

Download 0.64 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   13




Download 0.64 Mb.
Pdf ko'rish